Ben onu tanıdığımda henüz kırkına varmamıştı herhalde.
Çok güzel bir kadındı.
İnsanlarla arasına biraz ürkek bir gülümsemeyle mesafe koyardı.
O ürkek gülümsemenin içinde, belli belirsiz sezilen bir alaycılığın pırıltılarını gördüğümü hissederdim.
Kızına âşık olduğumu biliyordu sanırım.
Bana hiçbir zaman, hiçbir şey söylemedi bu konuda.
Bütün duygularını ve düşüncelerini koyu bir ketumiyetin arkasında gizlerdi.
Dilinde, ona pek yakışan hafif bir Kilis aksanı vardı.
Bir keresinde şimdi hatırlamadığım bir nedenden dolayı aniden evlerine gitmek zorunda kalmıştım, içeride arkadaşlarıyla çay içip kadın kadına konuşuyorlar, kahkahalarla gülüyorlardı, her zaman solgun bir resmini gördüğüm bir çiçeğin gerçeğiyle karşılaşmış gibi oldum.
Onu öyle kahkahalar atarken gördüğüm için utanmıştı, sanki onu asla öyle görmemem gerekiyordu.
Ne garip, onu en çok o kahkaha atan haliyle hatırlıyorum.
Zaten sadece iki halini gördüm o uzun yıllar boyunca, ürkek gülümsemesini ve bir sefer rastladığım kahkaha atışını, başka bir halini görmeme hiçbir zaman izin vermedi.
Ne kaşlarının çatıldığını gördüm, ne ağladığını, ne yakındığını.
Bir keresinde, o zamanlar bekâr bir teğmen olan kocasını evlerinin önünden atla geçerken nasıl gördüğünü anlatmıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.