Türkiye’nin değişmeme konusundaki direnciyle, değişebilme sürati arasındaki çelişki beni hep şaşırtmıştır.
Hem değişimden bu kadar korkan, hem de bu kadar kolay değişebilen toplumun bir sırrı olmalı.
On yıl önceyi düşünün.
Güneydoğu’da Kürt savaşı sürüyordu, “Kürdistan” adı elektrikli titreşimler yaratıyordu, Suriye sınırında “savaş tehdidi” sayılabilecek askerî manevralar yapılıyordu, “soykırım” sözcüğünün yarattığı dehşetli korku nedeniyle Ermeniler düşman sayılıyordu.
Bugün Kürt açılımı yaparak savaşı durdurmanın yolunu arıyoruz, devlet görevlileri gizlice PKK ile görüşüyor, İçişleri Bakanımız havaalanında “Kürdistan’a hoş geldiniz” yazan Erbil’e gidiyor, Suriye ile aramızdaki sınırı kaldırdık, Ermenistan Cumhurbaşkanı’nı Bursa’da ağırlıyoruz.
Cumhuriyet tarihi boyunca “tabu” sayılan “sözler” günlük hayatımızın parçası haline geldi.
Seksen yıllık “tehditler” birden yok oldu.
Nasıl oldu bu?
Eğer bunlar, seksen yıl boyunca konuşulması bile haram olan tehlikeli konularsa, iki ayda nasıl çözüm aşamasına geldik?
İki ayda çözülebilecek meselelerse neden seksen yıl boyunca hiçbirini çözmedik?
Seksen yıl, iki ayda nasıl değişiyor?
Bu çelişkinin arkasında ne var?
Sanırım, Türkiye’nin içinde boğulduğu “meseleler” aslında “gerçek” meseleler değildi, devletin uydurduğu ve konuşulmasını yasakladığı meselelerdi.
Sağlam bir kökü yoktu.
Bunun daha önceki örneklerini biz Turgut Özal zamanında da yaşamıştık.
Özal, iktidarının ilk kırk gününde Cumhuriyet’in neredeyse bütün “ekonomik” yasaklarını kaldırıp atmıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.