Doğu’yu kar basmış.
Her yan bembeyaz.
Kış erken gelmiş bu yıl oralara.
İstanbul’da da inadına güneşli ve parlak bir sonbahar günü.
Sadece uçuk mavi gökyüzüne, küçük beyaz zeplinler gibi havada asılı duran bulutlara, uçlarından kızıllaşmaya başlamış yapraklara, şehrin ışıklı siluetine bakmak bile insanı neşelendirmeye yetebilir.
Şehrin kıpırtılı caddelerine inat, telaşsız bir yumuşaklıkla yayılan ılık aydınlığın içinden geçip gazeteye geldim.
Masamda bir tomar kâğıt duruyor.
Elif, üstlerine bir not iliştirmiş.
“Bugün postadan gelen tebligatlar.”
Tebligatları saydım.
Beş tane.
Beş yeni dava açmışlar.
Konuları nedir diye karıştırdım.
Üçü, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili yazdığım yazılarla ilgili.
İkisi de Akyazı’nın AKP’li belediye başkanı ve kasabadaki mafyalaşmayla ilgili yazılmış yazılardan açılmış.
Eh, kravatımızı takıp gideceğiz.
Beni kravatlı görünce gazetedeki çocuklar biraz tedirgin oluyor, geçenlerde savcıya bir başka yazıyla ilgili olarak ifade vermeye gideceğim gün beni toplantıda kravatlı gören Ece, çok endişeli bir sesle, “ne oluyoruz” dedi.
Bizim gazetede birisinin kravat takması gerçekten de endişe verici bir durumdur.
Hele de yönetici kravat takmışsa.
Pelin, Ece’yi yatıştırdı, “geçer, geçer.”
Demek geçmemiş gene takacağım kravatımı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.