İttihatçıların iyice parlattığı geleneksel bir aydın düşmanlığı zihinlere bir küçümseme olarak yerleşmiştir bizim ülkede, aydınlar “halktan kopuk, toplumun değerlerinden uzak, gerçeklerden bihaber, çocuksu züppelerdir” bu anlayışa göre.
Kimse, bu kadar hayatın uzağında, halktan habersiz, gerçeklere kör, çocuksu “züppelerin” dünyanın bütün ansiklopedilerini nasıl doldurduklarını sormaz.
Binlerce yıllık bir tarihin özeti olan o ansiklopedileri, o tarihin hiçbir aşamasını sezememiş adamların doldurması biraz tuhaf gelmez mi kimseye?
Söylenenlerin tam aksine, aydınlar toplumun çok önemli ve işlevsel parçalarıdır.
Onlar, gemilerin en uzun direğinin tepesinde yapayalnız duran ve uzakları herkesten önce gören gözcülerdir.
Gemiyi onlar yönetmez ama geminin nereye gittiğini herkesten evvel onlar görür.
Aydınların işlevini anlamak için önce toplumları iyi anlamak gerekir.
Toplumun çok karmaşık istekleri, duyguları, tepkileri vardır ama toplumu asıl belirleyen birbirine zıt iki temel istektir.
Her toplum hem olduğu gibi kalmak, hem de değişmek ister.
Kalabalıkların değişimi zordur, hep içine rahatça yerleşeceği gelenekler, alışkanlıklar, örfler, âdetler arar, hep yerleşmek, hareketsiz durmak ister ama bu isteğinin hemen yanıbaşındaki “değişim” isteğinden de vazgeçemez.
Toplum, bu değişim isteğini dile getirsin, kendisini zorlasın, değiştirsin diye kendi aydınını, kendi içinden doğurur.
Aydın kendisini doğuran toplumla sürekli çatışır, çünkü toplum onu bu görev için yaratmıştır.
Yerleşik değerlerle, ahlak kurallarıyla, geleneklerle, toplumun “o günkü” yapısıyla sürekli boğuşarak, çatışarak, aydın kendi toplumunu değişime zorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.