İnsan, bir ümidi olsun ister.
Hayatla belki de en kuvvetli bağımız ümidimizdir.
Bir şeylerin olacağını beklemek, o “olsun” diye uğraşmak, çabalamak, o günün hayalini kurmak bizi canlı tutar.
Ve her ümit, içinde kuvvetli bir “değişim” beklentisi taşır.
Ümitlerimizin gerçekleşmesi demek, “bugünün” değişmesi, başka koşulların oluşması demektir.
Gerçekleşmesi için koşulları “değiştirmeye” çalışırız.
Koşulların değişebileceğine inandığımız sürece ümidimiz vardır.
Hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandığımızda ise vazgeçeriz.
Ya yeni bir ümit bulur ya da hayatın kenarına çekiliriz.
Benim anlayabildiğim kadarıyla bu ülkede devlet, insanlarının “bir ümidi” olmasına tahammül edemiyor.
Sürekli olarak hep aynı mesajı veriyor, “ümitlenmeyin, hiçbir şey değişmeyecek.”
Zaten bütün kavga da, “bir ümidimiz olsun, bir değişimi bekleyelim” diyenlerle, “hayır, hiç ümitlenmeyin, bir şey değişmeyecek” diyenler arasında geçiyor.
Devlet, değişimin önünü her yandan keserek öyle korkunç bir ümitsizlik, öyle korkunç bir karanlık yaratıyor ki, en cılız ışık bile insanları çevresine toplayabiliyor.
AKP bir ümitti.
İyi bir ümitti.
İnsanları çevresine topladı.
Dindarlar, Kürtler, demokratlar, bu partiyi desteklediler.
Aslında hepsinin farklı bir ümidi, farklı bir beklentisi vardı.
Ama hepsi de bir “değişim” bekliyordu.
Önceleri özellikle dindarlarla Kürtlerde şöyle bir “bencillik” hissediliyordu:
“Benim ümitlerim gerçekleşsin, öbürlerine aldırma.”
Ne yazık ki bu, en kuvvetli bir biçimde dindarlarda ortaya çıkıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.