Bir Alman cumhurbaşkanına gazeteciler “vatanınızı seviyor musunuz” diye sormuşlardı.
Devlet başkanı, “ben karımı severim” diye cevap vermişti.
Bu düzeyde entelektüel cesarete sahip olan bir siyasetçinin bizim ülkemizden çıkması pek mümkün değil.
Çünkü böyle bir espriyi gülümsemeyle karşılayacak bir toplum yok burada.
Zaten bu toplum dediğimiz şey biraz tuhaf bir şey.
Bizlerden oluşan ama bizden daha başka bir şeye dönüşen, buyurgan, klişelere alışkın, bireylerden sürekli olarak “rüşveti kelam” talep eden baskıcı bir şey bu toplum.
Kalabalıkların önüne çıkan herkesin sürekli olarak belli klişeleri tekrarlaması gerekiyor.
Kendi özel hayatlarında çok daha şakacı, çok daha rahat, çok daha geniş bakışlı olan birçok insan, kalabalıkların önüne çıkınca şaşırtıcı bir ikiyüzlülükle toplumun kendisinden talep ettiği klişeleri tekrarlıyor.
Üstelik bir de bu toplum denilen kalabalık, kendi içinde küçük “toplumcuklara” ayrılıyor.
İnançlarına, fikirlerine, ırklarına göre kümeleniyor insanlar.
Toplumun talepleri olduğu gibi, bu toplumcukların da talepleri var, onlar da kendi üyelerinden kendi özel klişelerini tekrarlamasını istiyor.
Böylece bir de toplumcuklara göre klişeler çıkıyor karşımıza.
Onları tekrarlamazsanız cezalandırılıyorsunuz.
Hem kendi kalabalığınızdan hem de büyük toplumdan dışlanma tehlikesi doğuyor.
Tam o eski Engizisyon günleri gibi aforoz ediyorlar sizi, yalnızlığa mahkûm oluyorsunuz.
Ve, yalnızlık insanları korkutuyor.
Şolohov’un Don Kıyısında Hasat kitabında, bir köy anlatılır.
Zor zamanlardır, savaş sürmektedir, köyün erkeklerinin çoğu savaşa gitmiştir, köyde gizli bir hayat başlamıştır, yalnız kalmış kadınlarla erkekler geceleri buluşmaya, yeni ilişkiler yaşamaya başlamıştır.
Bütün köy bunu bilir.
Sadece bir çifte çok kızarlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.