Bu ülkede yaşayan herkesin bence her şeyden önce “kuşkuyu” öğrenmesi gerekiyor.
Buradaki bütün sistem “yalan” üzerine bina edilmiş çünkü.
İnsanlar da “yalanların doğru olduğuna” inanacakları bir eğitim sisteminden, büyük bir “beyin yıkama” ayininden geçirilmişler.
Aslında “kurulan” oyun çok basit ve basitliği ölçüsünde dâhiyane.
Bakın Türkiye’nin dünyayla çatıştığı üç temel mesele var.
Ermeni meselesi.
Kürt meselesi.
Kıbrıs meselesi.
Bizim inanıp söylediklerimizin tam tersini söylüyor bütün dünya.
Biz, “Ermenileri öldürmedik” diyoruz.
Dünya, “öldürdünüz” diyor.
Biz, “Kürtlere haksızlık yapmıyoruz” diyoruz.
Dünya, “yapıyorsunuz” diyor.
Biz, “Kıbrıs’ta haklıyız” diyoruz.
Dünya, “haksızsınız” diyor.
Bu konularda, tüm dünyanın karşısında yapayalnız duruyoruz.
Biz, bütün dünyanın “yalan” söylediğine inanıyoruz.
Bunun açıklamasını da, “hepsi Türklere düşman çünkü Türklerden korkuyorlar” diyerek yapıyoruz.
Dünya neden Amerika’dan, Almanya’dan, İtalya’dan, İngiltere’den, Rusya’dan, Japonya’dan korkmuyor da Türkiye’den korkuyor?
Neden bütün dünya, geçmişleri Türkiye kadar hatta belki daha kanlı olan bu ülkeler hakkında “yalan” söylemiyor da bizim hakkımızda yalan söylüyor?
Biz nasıl bir güvenle bütün dünyanın bizden korktuğuna, bizim hakkımızda yalan söylediğine, bize düşman olduğuna inanıyoruz?
Neden bu konuda hiçbir kuşkumuz yok?
Biz gerçekten Rusya’dan, Amerika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan daha güçlü ve korkutucu bir ülke miyiz?
Dünyanın, bizim söylediğimiz her şeyin tam tersini söylemesi gerçekten bizim “gücümüzden” korkmasından mı geliyor?
Peki, söylediklerinin doğru olma ihtimali hiç mi yok?
İttihatçılar, Ermenileri öldürmüş olamaz mı? İstiklal Savaşı sırasında kendilerine “eşitlik ve özerklik” sözü verilmiş Kürtlerin “eşitliğini” reddedip şu son yirmi beş yılda üç bin köyünü yakıp, on yedi bin insanını “faili meçhul” cinayetlere kurban ederek onlara haksızlık etmiş olamaz mıyız?
Bağımsız bir devlet olan Kıbrıs’ta 40 bin asker bulundurmamız, kendi Kürtlerimize bile anadilde eğitim hakkı tanımazken oradaki soydaşlarımız için “bağımsız devlet” istememiz “hakkaniyete ve dürüstlüğe” uygun mu?
Ermeni meselesinde, Kürt meselesinde, Kıbrıs meselesinde “gerçekleri” bildiğimize emin miyiz?
Bildiğimiz o “gerçekleri” hangi kaynaklardan öğrendik?
Bizim öğrendiğimiz o “gerçekler” konusunda “Türk devletinin sözleri” dışında bir kaynağa bakma hakkı bize tanındı mı?
Biz dünyanın, düşünürlerin, yazarların, aydınların görüşlerinin, geçmişe dönük belgelerin özgürce incelendiği bir ortamda mı verdik “haklı” olduğumuz kararını?
Yoksa sadece “devletin” söylediklerini mi tekrarlıyoruz?
Türkiye’de bu üç konuda hâlâ gerçeklerin açıkça, tarafsızca, bütün kaynaklardan ve belgelerden yararlanılarak tartışılması mümkün değil.
Yazının devamını okumak için tıklayın.