Devlete karşı işlenmiş suçlar diye bir fasıl vardı bizim ceza yasasında.
Ama, “devletin işlediği suçlar” diye bir fasıl yoktu.
Çünkü “devletin işlediği suçları engellemek” gibi bir amaç yoktu.
Tam tersine.
Koramiral Kıyat’ın, HaberTürk televizyonunda açıkladığı gibi, “cinayetlerin işlenmesi için bizzat devletin zirvesi emir vermişti” bir zamanlar.
Güneydoğu’da görev yapan birçok subay ve polis de bu emirlere sorgusuz sualsiz uymuş, binlerce insan sokaklarda vurulup öldürülmüştü.
“Devlet için adam öldürmeye” başlayan subaylarla polisler kısa zamanda birer “mafya elemanına” dönüştüler.
Bir yandan “devlet adına” deyip canlarının istediklerini öldürüyorlar, bir yandan da “bak seni de öldürürüz” diyerek haraç topluyorlar, bir yandan da uyuşturucu kaçakçılığına bulaşıyorlardı.
Kısa zamanda Güneydoğu, Kürtler için bir cehenneme, Türk görevliler için de bir “suç cennetine” dönüştü.
Devlet, kendi eliyle Güneydoğu’da “ölüm mangalarının” dolaştığı, “uyuşturucu kartellerinin” kurulduğu bir Latin Amerika “cumhuriyeti” oluşturdu.
Kürt halkı uzun tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı o dönemde.
Devlet ise toprağa gömülmüş bir ceset gibi çürümeye başladı.
Çürüme başladığı zaman çok hızlı yayılır.
Kaçınılmaz olarak yargı da bu çürümeden payını aldı.
Suçlular yakalanmıyor, eskaza yakalanırsa serbest bırakılıyordu.
Devletin ve yargının içindeki “dürüst” insanlar ise gidişattan fevkalade şikâyetçiydiler.
Jandarma Astsubay Hüseyin Oğuz, hayatını ortaya koyarak bu “suç çetelerinin” en beterlerinden biri olan Yüksekova Çetesi’ni ortaya
çıkardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.