Siyasi tarihimizin en muhteşem başarısını, seçimleri arka arkaya üç defa ve her seferinde oylarını arttırarak kazanan AKP ve Başbakan Erdoğan elde etti.
Her açıdan hak edilmiş bir başarı bu ve görebildiğim kadarıyla üç önemli ayağı var.
Birincisi, AKP’nin ekonomiyi bu kriz döneminde bile büyütebilmesi ve ülkenin her yanına hiç duraksamayan bir çabayla hizmet götürebilmesi, böylece vatandaşta belki de ilk kez “ben önemliyim, bana hizmet ediliyor” duygusu yaratması.
İkincisi, Birinci Cumhuriyet’in temelini oluşturan askerî vesayeti geriletmesi, derin devletin ve darbecilerin peşine düşmesi, onların soruşturulmasını ve yargılanmasını sağlanması.
Üçüncüsü de Başbakan Erdoğan’ın kalabalıklarla kurduğu “büyülü” ilişki ve mitinglerde özellikle kadınların kendilerini hayatın ve siyasetin ayrılmaz parçası gibi hissetmelerini sağlaması.
Bu üç temel özellikle Erdoğan’ın ve AKP’nin her seçimden galip çıkması kaçınılmaz.
Peki, bu özelliklere sahip bir partinin, seçimleri kazanmak için Erdoğan’ın başlattığı o büyük “milliyetçi” atağa ihtiyacı var mıydı?
Neticelere bakarsak, öyle bir atağa ihtiyaç yoktu.
O milliyetçiliğin, AKP’nin “MHP’yi baraj altına itme” takıntısına hizmet etmediği gibi Kürt milliyetçiliğini de patlattığını görüyoruz.
Güneydoğu’da sekiz milletvekilini BDP’ye kaptırdı AKP.
Belki yanılıyorum ama ben “milliyetçilik” kırbacının hem MHP’yi hem de BDP’yi canlandırıp büyüttüğünü düşünüyorum.
Seçimin “ikinci galibi” olduğu ortaklaşa kabul edilen BDP, başarısını kendi çalışmaları kadar Erdoğan’ın altını fazlasıyla çizdiği Türk milliyetçiliğine de borçlu bence.
Yazının devamını okumak için tıklayın.