Churchill, savaşın ortasında bile mutlaka bir köşeye çekilip yirmi dakika uyurmuş.
İnsanın içinde bulunduğu gerçeklerden biraz uzaklaşması gerektiğini biliyordu belki.
Kısa bir dinlenmenin iyi geleceğini.
Dün sabah kalktığımda harika bir hava vardı.
“Ben bugün gazeteye gitmeyeceğim” dedim.
Kimseyle de konuşmayacağım.
Bir durayım bakayım.
Sahile indim.
Denizin kenarında sakin, acelesiz adımlarla yürüdüm.
Ragıp Paşa’nın köşkü iyiden iyiye eskimiş.
Bir zamanların efsane köşküydü, kuleleri, çatıları, cihannümaları, cumbaları, kocaman kapıları, geniş pencerelerinden görülen merdivenleri, düzenli bahçesiyle, geçen yüzyılın büyük hırsızlıklarından süzülmüş bembeyaz masum bir gelinlik gibi yayılırdı Caddebostan kıyılarına.
Çok el değiştirdi.
Şimdi kimin elinde bilmiyorum.
Eşofmanlı yaşlı adamlar, orta yaşlı kadınlar, bebeklerini gezdiren genç anneler, spor yapan gençler dolaşıyordu etrafta.
Güneş iyiden iyiye ısıtıyordu.
Yürürken düşünüyordum.
Niye yapıyorum ben bu işi?
Ömrümün sonlarına yaklaşırken neden böyle çılgın bir kavganın içine düştüm?
Yüzlerce yıldan beri, bu topraklarda yaşayan insanları soyarlar, ezerler, öldürürler.
Bu gerçeği bir kere daha anlatabilmek için değer mi bunca çektiklerimize?
Gerçekleri söyleyen bir gazete çıkartacağız diye sabahtan akşama kadar para aramaya, o gazeteyi yaşatabilmek için bu kadar kıvranmaya değer mi?
Hem neden bize düşsün ki bu iş?
Yetmiş milyon insanız.
Yazının devamını okumak için tıklayın.