
Roman Polanski’nin çektiği Rosmary’nin Bebeği/ Rosemary’s Baby filmi filmin son sahnesine kadar izleyiciyi diken üstünde oturtsa da içinde gerçek anlamda hiçbir korku ögesi barındırmıyordu. Gerek filmin müzikleri gerekse Polanski’nin yönetimi inanılmaz bir gerilim hikâyesi yaratırken, film bittiği zaman izleyiciler esasında korkunç hiçbir sahnenin olmadığını düşünüyordu.
Kendisine has bir üslubu olan Pedro Almodovar’ın son filmi İçinde Yaşadığım Deri/ La Piel Que Habito- The Skin I Live In de bu tarzda bir yapım. Gerilim dozu genelde yüksekken yönetmenin de tanımladığı gibi içinde neredeyse hiç korku ögesi yok. Almodovar’ın Fransız yazar Thierry Jonquet’in Tarantula romanından uyarladığı film de başrolleri Antonio Banderas ve Elena Anaya ve Marisa Paredes paylaşıyor.
Toledo’da da yaşayan Doktor Robert Ledgard (Antonio Banderas) yaptığı deneyler sonucu yanmayan, sinek ısırığına dayanaklı bir deri geliştirmiştir. Ledgard bu deriyi sadece fareler üzerinde yaptığı deneylerle geliştirdiğini söylese de esasında aynı zamanda klinik olan malikânesinde Vera (Elena Anaya) isminde genç bir kadını tutmaktadır. Deriyi andıran bir kıyafet giyen Vera malikânede kilitli bir odada kalmaktadır.
Evin kâhyası durumundaki Marilia (Marisa Parades) dâhil kimse Vera’nın odasına girmemektedir. Vera’ya özel bir asansörle yemekleri ve ihtiyaçları gönderilirken, evdeki tüm televizyonlardan takip edilebilmektedir.
Bir gün Marilia’nın oğlu Zeca (Roberto Álamo) malikâneye gelir. Esasında polisten kaçan Zeca kısa sürede Vera’nın varlığını fark eder ve yıllar öncesine dayanan bir hesaplaşma başlar.
Belli bir noktadan sonra geri dönüşlerle devam eden ve seyirciyi şaşırtan İçinde Yaşadığım Deri’de bir tür intikam hikâyesi anlatılırken, Almodovar’ın filmlerinde sıkça rastladığımız cinsel kimlik, ihanet, takıntı, yalnızlık ve ölüm konuları yine filmde mevcut. Almodovar bir yanda Vera ve Ledgard tarafından hikâyeyi anlatırken diğer yandan ufak sahnelerde diğer insanların da hikâyelerini vererek filmin renkliliğini arttırıyor.
Gerilim dolu bir öyküde bilimden de yardım alan Almodovar, Alberto Iglesias’ın müzikleri sayesinde de seyirciyi kimi sahnelerde filme bağlamayı gayet iyi başarıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.