Gerek tutuklanma talebiyle sevk edildiği mahkemedeki savunması, gerekse de tutuklandıktan sonra gazetecilere hitaben yaptığı kısa konuşma, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da savunma hattını –benzer davalarda hep karşılaştığımız gibi– mahkemeden çok kamuoyuna yönelik olarak kurmaya karar verdiğini gösteriyor.
Bu “savunma hattı”nı “Ergenekon savunmalarının özü” başlıklı yazımda (Taraf, 13 Temmuz 2010) şöyle izah etmiştim:
“Ergenekon ve darbe davalarındaki savunmalara yakından bakıldığında bir şey çok net görünüyor: Bu savunmaların sahipleri, gerçekte yargıya değil kamuoyuna (daha doğrusu ne söylerlerse kendilerine inanmaya eğilimli kamuoyuna) sesleniyorlar ve yargıyı değil o kamuoyunu ikna etmeye çalışıyorlar. Savunmalar çok basit iki ilkeye dayanıyor. 1. Bütün suçlamaları reddetmek, 2. hukuken hiçbir karşılığı olmayan argümanlar öne sürerek kendilerine inanmaya eğilimli kamuoyunun zihnindeki şüpheleri çoğaltmak.”
Bu çerçevede çok yazdım, çok örnek verdim... Burada, bunlardan birkaçını hatırlatarak bu çizginin pratikte nasıl işlediğini gözünüzde canlandırmaya çalışacağım.
Ankara Zir Vadisi’ndeki silahlara evinde bulunan bir krokiden yola çıkılarak ulaşılan Yarbay Mustafa Dönmez, dava boyunca krokinin de silahların da kendisine ait olmadığını savundu ve silahlardaki parmak izleriyle aramayı yapan polislerin parmak izlerinin karşılaştırılmasını istedi. İddiasına göre silahları oraya polis koymuştu. Fakat Jandarma Kriminal Dairesi Başkanlığı raporu istediği gibi çıkmadı ve askerî mahkeme kendisini mahkûm etti. Ergenekon davasından tutukluluğu devam eden Dönmez ordudan da atıldı. Ne var ki Dönmez, askerî mahkemenin kararından sonra dahi “silahları polis koydu” savunmasını dillendirmeye devam etti.
En akıllıca savunma çizgisi...
Ben ilk kez o zaman, bunun Ergenekon ve darbe sanıkları açısından mümkün en etkili savunma hattı olduğunu ve devamının da geleceğini düşünmüştüm. Bu kuvvetli ve sürekli inkâr çizgisi kamuoyunda bir şüphe tortusu bırakabilir, böylece mahkemelerde alınan “teknik” yenilgiler kamuoyunda yaratılan bu “psikolojik” tortuyla dengelenebilirdi.
Tam tahmin ettiğim gibi oldu: Sanıklar ve avukatları bu çizgiyi izlediler ve zaman zaman da aşırı, gülünç noktalara varabildiler.
Mesela “İrticayla Mücadele Eylem Planı” davasında, avukat Celal Ülgen, planın altındaki Dursun Çiçek’e ait imzanın sahte olduğunu, imzayı iki parmaklı eliyle taklit eden bir adamın videosunu mahkeme heyetine izlettirerek “kanıtladı...” Ülgen, arada espri bile yapabilmişti: “İmza atan arkadaşın elinde iki parmak var. İmza atmak için yetenekli olmak yeterli...”
Böyle, bir fiskede yıkılıverecek argümanlarla savunma yapmanın her şeyden önce içinde bulunulan çaresizliğe işaret ettiği muhakkak. İş görüyor mu peki? Bence görüyor. Önemli olan zihinlerde bir tortu bırakmak ve o tortu bırakılıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.