Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Hrant Dink davasının “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmaya terk edilmeyeceğini” vaat eden sözleri güzeldi, umut vericiydi. Şimdi, Başbakan’ın bu vaadinin takipçisi olmasını bekliyoruz, biz de onu takip edeceğiz.
Başbakan’ın aynı konuşmada sarf ettiği “Hükümet, yargının bütün taleplerini yerine getirmiştir” şeklindeki sözleri ise bence çok daha önemliydi ve üzerinde daha fazla durulmayı gerektiriyordu. Neden?
Birincisi: Başbakan, bu cümleyle, hükümetin bu davadaki görevinin “yargının kendisinden talep ettiklerini yerine getirmek”le sınırlı olduğunu imâ ediyor ve hükümetin davayla ilgili olarak herhangi bir ağırlık koymadığını zımnen kabul ediyor. (Başbakan’ın Ergenekon, Balyoz gibi davaları sahiplenmesine benzer bir sahiplenmeden söz ediyorum; bunu göremedik.)
İkincisi (bu çok daha önemli): Başbakan’ın, yargının taleplerinin idare tarafından yerine getirilmesi sürecinde Dink ailesinin avukatlarına saç baş yoldurtan onca rezalete rağmen bu sözleri bu güvenle söylemesi çok ama çok ilginç! Benim aklıma sadece bir ihtimal geliyor: Başbakan’a bu konuda verilen bilgiler böyleydi ve o da bunlara inandığı için öyle konuşmuştu.
Eğer varsayımım doğruysa, Başbakan’ın “bu dava karanlık dehlizlerde kaybolmayacak” sözünü tutabilmesi için “dehliz”e giriş kapısının hemen bitişiğinde olduğunu fark etmesi ve çok dikkatli olması gerekiyor.
Geçtiğimiz cuma gecesi Samanyolu Haber televizyonunda Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’le yapılmış uzun bir söyleşi yayınlandı. Söyleşinin bir bölümünde Çelik, tıpkı Başbakan gibi idarenin hükümetin dava sürecinde yargının bütün taleplerini derhal yerine getirdiğini, eleştiri konusu olan iki somut örnek üzerinden göstermeye çalıştı. Ben, Çelik’in “savunma”larında kullandığı argümanları büyük bir şaşkınlıkla izledim. Çünkü verdiği bilgilerin (bakın, “savunduğu görüşlerin” demiyorum) gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktu, düpedüz yanlıştı!
Bürokratların Ermeni algısı...
Biraz sonra Hüseyin Çelik’in iki somut örnekle ilgili sözlerini aktarıp onları gerçek durumla karşılaştırdığımda sizin de bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Fakat ondan önce, “Ermeni” kelimesinin bürokraside nasıl bir refleksi harekete geçirdiğini, Ermenilerin hakları ve hukukları konusunda bürokrasinin nasıl bir zihniyet yapısında olduğunu göstermek üzere geçtiğimiz yıl gazetelerde yer alan iki haberi kısaca hatırlatmakta yarar görüyorum.
Birinci haber, Ermeni vakıf mallarının gerçek sahiplerine iadesine ilişkindi... Patrikhane’nin avukatı Kezban Hatemi’nin açıklamasını okuduğumda yüksek sesle “vay canına” dediğimi hatırlıyorum... Çünkü Hatemi, Başbakan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın açık iradelerine rağmen Dışişleri bürokrasisinin “malların iadesi yerine parasal karşılıklarının ödenmesi” yönünde gizli ibareli bir belgeyi gördüğünü söylemişti o açıklamasında.
Yazının devamını okumak için tıklayın.