Suçun fail tarafından inkârı, bazı durumlarda suçun kendisinden bile daha yaralayıcı olabilir; failin yanı sıra suça tanıklık edenlerin de inkâra yönelmeleri durumunda ise sonucun bu tarzda tecelli etmesi neredeyse mukadderdir.
Böyle bir inkârla karşılaşan her mağdur, bütün enerjisini “inkâr”ın “ikrar”a dönüşmesi yolunda harcar; meğerki bütün yaşam enerjisini tüketerek bir kenara çekilmiş ya da hayatına son vermiş olsun...
Böyle bir insanın başat duygusu kaçınılmaz biçimde “öfke” olacaktır.
Öte yandan suçu inkâr edenlerin, bu “öfke”nin asıl müsebbiplerinin kendileri olduğunu unutarak, öfkeden neredeyse hastalanmış bir insanı bu halinden dolayı suçlamaya kalkmalarında büyük bir ahlaki problem vardır.
Affetmek, affedilenden çok affedene iyi gelir (hatta affedilmek bazen ağır bir ceza biçimine bile bürünebilir). Kendisine kötülük eden birini nihayet bağışlayabildiği için Allah’ına şükreden biri hiç kimseye tuhaf gelmesin: O, içindeki zehri akıtabildiği, böylece “tedavi” olabildiği için, bunu sağlayan yaradanına teşekkür ediyordur.
İnkârı ısrarla sürdürenler, kurbana “öfke”den başka bir duygu edinme fırsatı vermedikleri, böylece kendisine kötülük edeni affederek iyileşme imkânını dahi kurbanın ellerinden aldıkları için çok ağır bir sorumluluğun altına girmişler demektir.
Yıllar önce, bu tema etrafında dönen bir hikâye (belki bir roman) kurgulamıştım kafamda... Kahramanım, çok güvendiği, “ağabey” dediği bir adamın tecavüzüne uğrayan bir kadındı. Kadın, güvenin paramparça oluşunun yol açtığı travmayla baş etmeye çalışırken, daha beter bir travmayla yüz yüze kalıyordu: Adam asla böyle bir şey yapmadığını söylüyor, yetmezmiş gibi kadının dost ve arkadaşları da adamın dilinden konuşuyorlardı.
Kahramanım, gerek tecavüzün gerekse de suçun inkârının yol açtığı acıları unutmak ve kendi kendisini tedavi edebilmek umuduyla doğup büyüdüğü İstanbul’dan ayrılmaya karar verip, ablasının ve eniştesinin yaşadığı uzak bir Anadolu şehrine yerleşiyordu. Orada, bir yandan öfkesini biliyor, bir yandan açtığı davanın izini sürüyordu.
Ne var ki, bu tercihinin, amaçladığı şeye hizmet etmeyeceğini anlaması için birkaç yıllık bir süre yetecektir. Kadın o süre içinde onu asıl “hasta” eden şeyin tecavüz eyleminden çok “ağabey” dediği adamın ve gerçeği bilen herkesin, uğradığı haksızlığı inkâr etmeleri olduğunu anlayacaktır.
Kafamdaki kurguda kadın, bu algının sürüklemesiyle tekrar doğup büyüdüğü topraklara dönüyor, dost ve arkadaşlarıyla yüzleşmeye başlıyordu. Başlangıç ümit kırıcı olsa da birkaç ay sonra vicdanı kanayan bir arkadaşı nihayet gerçeği kabul edip özür diliyor, böylece onun tedavi süreci de başlamış oluyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.