Hrant’ın arkadaşları adına yapılan, Ümit Kıvanç’ın seslendirdiği basın açıklaması (31 ocak) bir kez daha ortaya koydu ki, hükümet, dava sürecinde üzerine düşen sorumluluğu kesinlikle yerine getirmemiştir.
Bu apaçık olguyu, “Hükümet niye perde arkasındakileri korusun ki, bunun mantıklı bir nedeni var mı”nın muhtelif versiyonlarıyla geçersizleştirme gayreti içine girenler var. Ümit Kıvanç geçenlerde Taraf’ta bu kişilere muhteşem bir cevap vermişti:
“Televizyonda Star’ın genel yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, ‘canım, neden yapmasın, niye korusun, bu işi yapanlar Ergenekoncu, e, onlar hükümetin de düşmanı değil mi?’ türünden –aslında mantıksız olmayan– argümanlarla, buna itiraz ediyordu. Evet, bu mantıksız görünüyor. Fakat bu bir olgudur. Klasik Türk problematiğine geliyoruz: Olay olmuş mudur, olmamış mıdır? İyi midir kötü müdür, değil. Olmuş mudur, olmamış mıdır? Basbayağı olmuştur. Niye debeleniyorsunuz? Olduğunu kabul etmekten başlayın, sonra hep beraber kafa yoralım, niye yapmaları gerekirken, mantıklısı buyken yapmadılar, diye.”
Ben, Ümit’in bıraktığı yerden devam edeceğim:
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “canım, neden yapmasın, niye korusun”un çok daha “hard” bir versiyonunu dile getirdi. Dedi ki:
“Bireysel hedef Hrant Dink’tir ama asıl hedef AK Parti’dir. Hrant Dink’in katledilmesi kimin işine yaradı?”
Doğru.
Fakat hatırlatmak isterim: Bu tesbit, “asıl hedef”e çok büyük bir sorumluluk ve çok büyük bir borç yüklüyor.
“Asıl hedef”in kendisine ve demokrasiye karşı sorumluluğu
Sorumluluktan başlayalım ve meseleyi daha iyi anlayabilmek için bir metafor kuralım...
AK Parti’yi bir an için şedit bir organizasyonun “asıl hedef”i durumunda bir insan olarak düşünelim... Organizasyon, “asıl hedef”in başına çorap örmek için başka birini (“bireysel hedef”) öldürtmüş olsun... Plan da şöyle kurulmuş olsun: Organizasyon, büyük bir kampanyayla suçu “asıl hedef”in üstüne atacak, en azından cinayetin onun yarattığı ortam nedeniyle işlendiğini öne sürecek ve böylece ona dünyayı zehir edecektir...
Cinayet işlenir, tetikçi yakalanır, dava süreci başlar...
Böyle bir durumda, tetikçinin arkasında kendisini can düşmanı olarak bellemiş birilerinin olduğuna inanan “asıl hedef” ne yapar, nasıl davranır? “Olay yargıya intikal etmiştir, ben artık bir kenara çekilip sonucu bekleyeyim” mi der, yoksa canına kast edenlerin açığa çıkartılması için canla başla çalışır mı?
Şurada yüz yüze bakıyoruz: AK Parti ve hükümet beş yıllık dava sürecinde bu iki davranış modelinden hangisini sergiledi?
Aslında Hüseyin Çelik’in yukarıda aktardığım sözlerinin “asıl hedef” bölümüne demokrasiyi de eklemeliyiz; hiç yanlış olmaz, hatta gereklidir.
Fakat bu durumda görev ve sorumluluğun alanı daha da genişler: Böylece AK Parti ve hükümet bu süreçte üzerine düşeni yapmayarak hem kendisine hem de demokrasiye karşı sorumluluğunu yerine getirmemiş olur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.