
Hiç düşündünüz mü: Editoryal gerekçelerle istifa alanı neden bir çöl gibi bomboştur Türk medyasında? Manşete koymayı planladığı haberi patron tarafından “tehlikeli” bulunup engellendiği gerekçesiyle istifa etmiş kaç genel yayın yönetmeni hatırlıyorsunuz? Ya da köşe yazısına iradesi ve onayı dışında müdahale edildiği için istifa etmiş kaç köşe yazarı var hafızanızda?
Hatta, bırakın gerçek durumu ifşa edip istifa etmeyi, “nötr” bir tutumu benimseyip “sessiz kalanlar”a bile rastlayamıyoruz pek... Tam tersine, kulaklarımız, bilmem hangi patronla “tam bir özgürlük içinde” habercilik yaptığını söyleyen genel yayın yönetmenlerinin ya da yazılarına hiçbir zaman müdahale edilmediğini tekrarlayan köşe yazarlarının beyanlarıyla dolu değil midir?
Mesela “sözünü sakınmayan cesur yürek” Emin Çölaşan örneği çok trajiktir bu açıdan... Çölaşan, Hürriyet yazarlığı döneminde, Fehmi Koru’nun bazı yazılarına yönetimler tarafından müdahale edildiğini diline dolamış, onunla girdiği polemiklerde, kendi yazılarından tek bir satırın değiştirilmesi durumunda Hürriyet’te bir gün bile durmayacağını yazmış durmuştu. Ta ki Hürriyet’ten gönderilene kadar... İşe tazminat meseleleri ve mahkemeler girince Çölaşan’ın dili çözülmüş, Ertuğrul Özkök’ün kendilerini hükümetle “papaz edeceği” gerekçesiyle gazeteden çıkarttırdığı yazılarını bir bir sıralamıştı.
Hafta içi her gün Türkmax’taki Heberler programıyla Türk medyasının haberciliğini ti’ye alan Mehmet Ali Alabora geçenlerde CNNTürk’teki Medya Mahallesi’nde Ayşenur Arslan’ın konuğuydu. Arslan, sözü, medyadaki “hükümet baskılarından kaynaklanan oto-sansür”e getirince Alabora patladı ve bu anonim edebiyatın yazarlarının ortaya çıkıp bütün bildiklerini anlatmalarını istedi. Alabora, orada burada olan bitene “göz tanıklığı” yaptıklarını öne süren gazetecilerin varlığından söz etti ve onların artık susmamaları gerektiğini söyledi. Bence tamamen haklı. Bu yapılmadığı sürece, ortaya düşüp “korkuyoruz Başbakan’dan, özgür gazetecilik yapamıyoruz” diye ağlaşmak, olmaz! (Dikkatimi çekti: Ayşenur Arslan, Alabora’nın “çıksınlar, açık açık söylesinler” talebine nedense hiç destek vermedi. O sanki, bu edebiyatın “anonim” kalmasından memnun gibiydi.)
Kişisel tecrübe...
Bu köşe-dizinin son bölümünü, “editoryal bağımsızlık” konusundaki kendi kişisel hesap vermeme ayıracağımı söylemiştim. Çünkü diziye başlarken, bu eleştirileri yapan birinin o eleştiriler karşısındaki kendi kişisel pozisyonunun ne olduğunu bilmeniz gerektiğini düşünmekteydim, şimdi de öyle düşünüyorum.
Elbette anlatacaklarım benim hatırladıklarımla şekillenecek; dolayısıyla bunları benimle birlikte yaşayanların eleştirilerine, itirazlarına ve hatta yalanlamalarına da açıktırlar.
Artık başlayabilirim...
Kronolojik gideceğim için, editoryal bağımsızlığın gerek siyasi güç odaklarına gerekse de patrona karşı neredeyse “mutlak” anlamda kullanıldığı ve bence Taraf öncesinde bu açıdan eşsiz olan Nokta (2006-2007) tecrübesini en sona bırakacağım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.