Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “devlet”teki yeri sağlamlaştıkça ve oradaki meşruiyeti tescil edildikçe “millet”ten uzaklaştığına dair görüşler var... Tartışma daha çok Erdoğan’ın özellikle Kürt meselesinde takındığı “savaşçı” tutuma referansla yürütülüyor ve Türkiye’nin en önemli meselesinde devletin geleneksel tutumunun peşine takılmış bir başbakanın, zaten “millet”ten uzaklaşıp “devlet”e yaklaşmaktan başka bir şansının olmadığı vurgulanıyor.
Böyle bir değişimin duygusal semptomlarının görülmeye başladığını düşünen biri olarak söylüyorum; bu bana biraz, “irticayla mücadele”de devletin çizgisini benimsemeye başladıktan sonra Süleyman Demirel’in içine girdiği değişimi hatırlatıyor...
Birkaç yıl önce yazdığım Demirel portresinin hazırlıklarını yaparken fark etmiştim:
Demirel bir kez bu tercihi yaptıktan sonra, daha önce kendisiyle kanlı bıçaklı olan devlet ve medyadaki “merkez” güçleri (yazının bundan sonrasında ikisini birden karşılamak üzere sadece “merkez” kelimesini kullanacağım) birdenbire ona büyük bir saygı göstermeye ve övgüler düzmeye başlamışlardı. Sonrasını hep birlikte izledik: Süreç giderek hızlandı ve Demirel’in devletle özdeş hale gelmesiyle sonuçlandı. Zaten ben de yazdığım portrede, bu sürece işaretle onun “rejimin en başarılı devşirmesi” olduğunu söylemiştim.
Erdoğan’ın duygusal ekseni kayıyor mu?
Peki, “merkez” irtica üzerinden Demirel’de başardığı şeyi Kürt meselesi üzerinden Erdoğan’da da başarabilir, onu da devşirebilir mi?
Yukarıda, Erdoğan’ın bu yola girdiğini gösteren duygusal semptomların görülmeye başladığından söz etmiştim... En taze örnek olan Uludere faciası üzerinden gidersek:
Birincisi: Gencecik ve günahsız 35 insanın ölümü karşısında acıdan çok öfke dolu bir dille konuşması, bence onun “millet” duyarlılığından uzaklaşmakta ve “devlet” duyarlılığının etkisi altına girmekte olduğunu gösteren önemli bir işaret oldu.
İkincisi: Erdoğan’ın, partisinin grup toplantısında salı günü yaptığı uzun konuşmaya “soruşturma açarak duyarlılıklarını gösteren” Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) teşekkürle başlaması da bu açıdan çok mânidardı. Bu kadar kuşkulu bir olayda Genelkurmay’ın soruşturma açmaması düşünülebilir miydi? Sorumluluklarının sıradan bir parçasını yerine getirdiler diye askerlere teşekkür etmesi, bence yine ciddi bir duygusal eksen kaymasına işaret ediyordu. (Bu “kayma”yı, Başbakan’ın ölenlerin ailelerinden hâlâ özür dilemediği bilgisiyle birlikte değerlendirmek gerekir.)
Şimdi soruyu bir daha sorayım: Süreç Demirel’inkine benzeyebilir ve sonunda Tayyip Erdoğan “sistem” tarafından devşirilebilir mi?
Erdoğan’ın zaten şu anda o noktada olduğuna dair maksimalist eleştirilere ben katılmıyorum.
Soruya cevabım ise şöyle: Bilmiyorum.
Sürecin nasıl sonuçlanacağına dair spekülasyon yapmak elbette meşru ve mümkün, fakat bugün ben bu sorunun başka bir veçhesini tartışmak istediğim için “bilmiyorum” deyip, “sonu benzemez inşallah” deyip geçiyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.