
Orhan Miroğlu, katıldığı kapalı bir toplantıda TRT Genel Müdürü’nün sanatçı Rojin için “aşüfte” dediğini açıkladığında, TRT’den gelen yalanlama çabalarına rağmen herkes hemen Miroğlu’na inandı. Tıpkı, Rojin’in TRT’den “baskılar” nedeniyle ayrıldığını açıkladığında, TRT’den gelen “Baskı yok, çekime mazeretsiz gelmediği için işine son verildi” açıklamasına rağmen herkesin hemen Rojin’e inanması gibi...
Eylül 2009’da Yeni Aktüel dergisi için kaleme aldığım Rojin portresinde, ağırlıklı olarak onun etrafa yaydığı işte bu “öyle diyorsa öyledir” inandırıcılığı üzerine yoğunlaşmıştım.
Rojin’e buradan selam ederken, o portreyi, bir kez de Taraf okurlarının dikkatine sunuyorum...
***
Kapalı kapılar ardında yapılan ve tarafların daha sonra üçüncü kişilere dert anlatmak zorunda oldukları tartışmaların bazılarında taraflardan birinin pozisyonu trajik olur: Çünkü üçüncü kişiler ona değil, o âna kadar etrafına büyük bir güven vermiş muhatabına inanacaktır. Onun kaderine ise mutlaka “haksız sayılmak” düşecektir.
Böyle kişiler güçlerini dobralıktan ve samimiyetten alırlar. Etrafında “öyle diyorsa öyledir” duygusu yaratabilmiş bir insan, onun muhalifleri-muârızları için çok tehlikeli bir güçtür. Öyle insanları “söz”le yenmek mümkün değildir, başka araçlara başvurmak gerekir.
İstifasından önce TRT Şeş’in en çok izlenen programcısı olan Rojin, benim kanaatime göre işte o insanlardan biri... Üç aylık bir maceranın ardından “üzerindeki baskılar”ı gerekçe göstererek programdan ayrıldığını açıkladığında, işte bu algı nedeniyle ona inandık, buna karşılık “Baskı yok, mazeretsiz çekime gelmediği için işine son verildi” diyen TRT yönetimi inandırıcı gelmedi çoğumuza...
Fakat böyle, başının etrafında bir inandırıcılık hâlesiyle dolaşmak çok az kişiye nasip olur. Bunun için her şeyden önce acılardan, hayal kırıklıklarından, zaaflardan oluşan ve her insanda bulunan dış kabuğu parçalama cesareti gösterenlerden olmak gerekir... Kendi gerçekliğine karşı o kadar dürüst olanlar, orada bile yalan söyleyemeyenler; ancak onlar yaratabilir “öyle diyorsa öyledir” duygusunu...
“Peygamber” diyen anne, “Marx” diyen baba
Rojin, sanki acıları, hayal kırıklıklarını, zaafları gizlemenin modern bir ibadet haline geldiği bir dünyada değil de, bunları anlatmanın sevap sayıldığı bir tarikatın tam göbeğinde yaşıyormuş gibi davrandı hep... Kendisiyle yapılan söyleşilerin çocukluk ve genç kızlık dönemine ilişkin bölümlerini ne zaman okusam, acı hatıraları tolere etmenin en etkili yolunun onları anlatmaktan (mümkünse onun gibi gülümseyerek anlatmaktan) geçtiğine bir kez daha kani olur, ardından da bunu beceremeyen biri olarak hayıflanırım...
“İdealist, dindar bir anneyle Marksist bir baba arasında kaldık.
Yazının devamını okumak için tıklayın.