AKP için açılan kapatma davası Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edildiğinden beri şöyle bir kanının yaygınlaştığını görüyoruz: ABD’nin temel meselesi Irak ve Türkiye’ye Kuzey Irak’a endeksli şekilde bakıyor. TSK’nın Irak’ın tek istikrarlı bölgesi olan Kuzey Irak’ı kaosa sürükleyecek yeni ve daha geniş kapsamlı bir müdahalesinden çekindiği için Türk Ordusu’nu kızdıracak beyanatlarda bulunmak istemiyor. Hatta son kertede derdi Irak olduğu için gerektiği takdirde ağırlığını TSK’dan yana koyacağı ima ediliyor. Evet, doğrudur, ABD birinci Körfez savasından itibaren Türkiye’ye artan dozlarda Irak endeksli bakmaya başladı ama bu yüzden TSK’yla ilişkilerini koruma adına AKP’ye sırt çevirebileceği tezi bizce olayı tersinden tutmaktır. Aksine ABD Irak konusunda uyum içinde olduğu AKP hükümetinin ve genel anlamda sivil iktidarın çökmesinden endişe duymaktadır. Yargı yoluyla, esas itibariyle Türk demokrasisini hedef alan müdahaleleri, ibretle izlemektedir. Nedenlerini sıralayalım.
ABD başından beri, yukarıda belirttiğimiz nedenlerden ötürü Türkiye’nin Kuzey Irak’a askerî müdahalesine karşı duruyordu, halen de durmakta. Geçen kasım ayına kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan TSK’nın yoğunlaşan müdahale taleplerine direnerek Washington’un takdirini topladı. Bunu Washington’la ilişkileri bozmamak adına değil, kendisi de ifade ettiği gibi defalarca yapılan sınırötesi operasyonların Kürt sorununa kalıcı bir çözüm getirmeyeceğini bildiği için direniyordu. Bir yandan askerî tedbirlerle PKK terörüyle mücadele edilirken diğer yandan örgütü farklı yöntemlerle etkisizleştirmenin yollarını aradı.
Ocak ayında güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, MİT Müsteşarı Emre Tamer, TSK’nın 16 aralıkta başlattığı Kandil’e yönelik hava operasyonundan birkaç gün önce, başta Barzani'ler olmak üzere, çeşitli Iraklı Kürt yetkililerle görüşmek üzere Kuzey Irak’ta bulundu. Aynı kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre görüşmeler sırasında bir yandan Mahmur kampında bulunan ve Türkiye’ye dönüş yapmak isteyen binlerce T.C. vatandaşı Kürt için, Birleşmiş Milletler’in de yardımıyla, formül aranırken, diğer yandan şiddete bulaşmamış PKK militanlarını silahsızlaştırıp mevcut af yasası kapsamında yurda dönüşlerini sağlamak üzerinde konuşuluyordu. Teslim olan bu kategorideki militanları hızlıca topluma kazandırmak için özel yargıçların eğitilip, militanların işlemlerini yapmak üzere Diyarbakır’a konuşlanmaları planlanıyordu.
Burada tablo biraz bulanıyor, zira tam operasyon öncesinde bu tür temasların yapılıyor olması bir zıtlık içermiyor muydu? Büyük ihtimalle, Dağlıca vahşetinden sonra kaçınılmaz kılınan operasyonun sınırlı tutulacağı varsayımıyla Iraklı Kürt yönetimiyle temaslara, ABD’nin de telkinleri ile, devam edilmesine karar verilmişti. Bu sürecin en somut sonuçlarından biri Celal Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğundan beri Türkiye’ye yaptığı ilk resmî ziyaretiydi. Ardından yeni Irak Genel Koordinatörü Murat Özçelik’in mart sonunda yapmış olduğu Irak turunu da sayabiliriz. Güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre gezinin bir amacı da Necirvan Barzani’nin Türkiye’ye gelmesi için zemin yoklamaktı. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 31 martta açıkladığı kapatma davasına ilişkin kararıyla birlikte bu süreç alabora oldu, Barzani’nin gelişi muhtemelen başka bahara kaldı. Dolayısıyla Taner’in gezisini gizli tutmanın pek bir anlamı kalmadı.
Bu süreçte TSK’nın tutumu neydi peki? Talabani’nin gezisini boykot etmelerinden yola çıkarsak bu temaslara olumlu bakmadıkları anlaşılıyor. Eminim bu yazıyı okuyup “ah işte gördünüz mü AKP, ABD’nin emrinde vatan hainliğine soyundu” naraları atacak çok kişi çıkacaktır. Oysa vatana en büyük zarar Türkiye’nin en can yakıcı sorunu olan Kürt sorununa kalıcı çözüm bulmamaktır. Irak’ın da kaçınılmaz biçimde çözümün bir parçası haline geldiğini de göz önünde tutarsak AK Parti’nin bu konudaki girişimlerini daha iyi değerlendirebiliriz. Zira hükümet sadece Kürtlerle değil, Türkmen, Sünni, ?ii olsun Irak’taki tüm gruplarla sürekli temas halinde bulundu. Irak’taki son seçimlerde Sünnilerin de yer almasını sağlayan, ve bu çabaları ile aslında Irak’ın bütünlüğüne katkıda bulunan Abdullah Gül, Washington’da büyük takdirle anılıyor.
Kapatma davasıyla birlikte bir tür topal ördek konumuna oturan hükümetin artık yakın gelecekte ne içeride ne dışarıda etkin adımlar atması pek mümkün görünmüyor. Varılan noktada elbet de AK Parti’nin, özellikle ikinci döneminde sergilediği pervasızlığın, iktidar sarhoşluğunun mutlak payı var. Bunun faturasını da maalesef ABD filan değil, milletçe biz ödeyeceğiz.
25.04.2008
|