Yaklaşık üç hafta önce sevgili babamı kaybettim. Ani rahatsızlığı Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’ye ilişkin kapatma davasıyla ilgili kararının açıklandığı günlere denk geldi. Davanın özünde yatan ithamı AK Parti’nin dini siyasallaştırarak Türkiye’deki laik düzeni dinamitlediği ve bunun yerine İslam’a dayalı bir yönetim tarzını pekiştirme gayreti içinde olduğu şeklinde özetleyebiliriz.
Demokrasilerin en temel gereklerinden biri din ve vicdan hürriyetini teminat altına almaktır. Ne yazık ki Türkiye’deki laiklik anlayışı din ve devleti ayırma kisvesi altında insanlara hangi ölçüde ve hangi şekilde Müslüman olabilecekleri ile ilgili bir dayatma halini alabiliyor. Arkadaşım Mustafa Akyol bu yaklaşıma ‘secular fundamentalism’ yani ‘kökten laikçilik’ adını taktı.
Gerçekten AK Parti’yi hedef alan iddianameyi okurken insan şaşırmaktan kendini alamıyor. Örneğin Başbakan Erdoğan’ın ‘suçları’ arasında sıralanan “Din Türkiye’nin çimentosu” lafı bence son derece naif bir bakış açısı teşkil etse dahi (Irak’ta, Pakistan’da pek de çimento olabilmiş değil) bir tür şeriat manifestosu gibi algılanabiliyor olması mantık ötesi bir şey.
Daha önceki köşe yazılarımda da belirttiğim gibi dindarlığın, siyasette olsun başka alanlarda olsun, ahlaklı ve vicdanlı bir duruş sağladığı, ve kendinde başkalarının inançlarına yaşam tarzlarına müdahale etme hakkı görmediği nispette, itiraz edilecek yanı olamaz. Bu bağlamda babamın vefatına tekrar dönmek istiyorum. Veraset ilamımızı çıkartırken laikliği şekil --yani başörtüsü/türban- üzerinden tartışmanın ne kadar sığ bir yaklaşım olduğunu yeniden fark ettim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.