Son günlerde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ sessizliğini bozup
Hürriyet’ten başlayarak merkez basına ‘on the record’ mülakatlar vermeye başladı. Bunun ikinci örneği dün Genelkurmay karargâhında beş saat geçirerek ‘rekor kıran’
Habertürk gazetesiydi.
Her iki mülakatı ilgiyle okudum. Ben de bir aya yakın süredir
The Economist dergisi için TSK’yı irdeleyen bir makale hazırlıyordum. Bu kapsamda Başbuğ hakkında da mümkün mertebe bilgi edinmeye çalıştım zira ana haberin yanında onun da bir portresine yer verecektim. Yazı tam bağlanmıştı ve yayımlanmak üzereydi ki Yunanistan’dan bir gol yedim. Yunanistan’daki finansal krizin etkileri iyice büyüyüp taşınca TSK ikinci plana itildi. Üç sayfalık yazım iki sayfaya düştü, Başbuğ portresi de uçup gitti.
Başbuğ ile ilgili yazdıklarım Türk okuyucusuna ilginç gelmeyebilirdi. Genelkurmay Başkanlığı’na atandığında kendisi ile ilgili başta
Tempo dergisinde olmak üzere birçok yazı çıkmıştı zaten. Ne var ki bu araştırmam esnasında Başbuğ kimdir, nasıldır sorusuna ufak da olsa ışık tutan bazı detaylara ulaştım. Ve eğer yanılmıyorsam öyle çok ‘müthiş’ bilgiler olmasa dahi bunlar başka yerde yayımlanmadı. Bu izlenimler ve bilgilerin bir kısmını kendisini tanıyan yabancı diplomat ve askerlerden edindim.
Karşıma çıkan tabloda Başbuğ darbelere alerjisi olan, okumaya acayip meraklı, zeki, entelektüel ve mütevazı bir figür olarak çıktı. Trabzon’daki çıkışı, LAW silahını eline alırken yaptığı konuşma ve en son Balyoz’a cevaben verdiği demeç, kullandığı üslup ve vücut dilinin demokrasi kültürüne sığacak pek bir yanı yoktu. Bu çıkışları alt kademeyi sakinleştirmek için mi yaptı, gerçek düşünceleri böyle mi bilemem. Ama bana aktarılan haliyle Başbuğ’un önce sıraladığım karelerdeki haliyle çok fazla örtüşmüyor. Gerçi Fatih Altaylı’yla yaptığı röportajda da bir ara öfkelenmiş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.