1990’ların başında Türkiye’de yabancı muhabir olarak çalışırken yanıtsız kalan bir soru vardı hep; yazdığımız her şeyde davetsiz misafir gibi ortaya çıkardı. “Türkiye neden kuma çizgi çizemiyordu?” O çizginin bir yanında istediği dilde istediğini söyleyebilmek ve popüler olmayan fikirleri savunabilmek gibi demokratik toplumlarda yaşayan insanların kanıksadığı şeyler yer alıyordu. Çizginin diğer tarafında ise, istediğinizi elde etmek için şiddet kullanabilir ya da başka insanları bunu yapmaya kışkırtabilirsiniz gibi hiçbir demokratik toplumun hoş göremeyeceği mefhumlar vardı.
Elbette bu soruyu alenen sormadık, ama 1991’de Vedat Aydın’ın cenazesindeki polis şiddetinden bahsederken ya da ardı ardına siyasi partiler kapatılıp seçilmiş milletvekilleri tutuklandığında soru kendi kendini sorduruyordu. Bir de tuhaf bir şekilde, yabancı basın da bizzat kendi haberleriyle sorunun bir parçası haline geldi. Ya kötü amaçlarımız olduğu ya da –daha beteri– naif olduğumuz için, Kürt ayrılıkçılığına destek vermekle suçlandık. Anlamadığımız ya da anlayamadığımız şey –ya da bize öyle söylendi– sorunun demokrasi değil iktidar olduğuydu. Çizgi çekmek imkânsızdı çünkü diğer taraf hep o çizgiyi ileri ittirmeye çalışacaktı. İşin ilginç tarafı, Refah Partisi ya da başörtüsü takan kadınlara karşı kullanılan argüman da buydu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.