Ramazan sizin için bir ara vesilesi oldu... Bizim için “Hırka-i Şerif’in ziyarete açılmadığı yıl... Hırka-i Şerif’in ziyarete açıldığını görmedik ama Ertuğrul Özkök’ün umreye gittiğini gördük. Şeytan taşlarken, şeytan “Sen de mi Ertuğrul” diye inlemiş diyorlar. Memurken, en büyük hayalim Ramazan’da yatmaktı. Bu sene bu fırsat elime geçti. Bir yere yetişme endişesi olmaksızın geçirdim Ramazan’ı. Pek fazla toplu iftar yemeklerine gitmedim, çünkü samimi değil. Eş dost arasındaki iftarlar benim için daha samimi. Diğerleri hem şatafatlı, hem de işin içinde ihlas yok. Bunlar çevre genişletme yemekleri. İftar aynı zamanda bir ibadettir. Her ibadet gibi onun da samimi tarafı olmalı. Artık giderek hayır kuruluşlarının etkisiyle Ramazan ayının bu niteliği hatırlanıyor. Bu kuruluşlar kılcal damarlar gibi topluma yayıldılar. Mesela Sivas’ı biliyorum, orada her şey kayıt altında. Kimin ailevi durumu nedir, yoksulluk derecesi nedir, geçinmek için nelere ihtiyacı vardır? Orada Kimse Yok mu?, Deniz Feneri gibi iyi örgütlenmiş hayır kuruluşları önemli ve altı çizilmesi gereken sosyal hadiseler. Tabii mevzu büyük olunca kötü kokular da zaman zaman geliyor. Yine de Türkiye’de hayır faaliyetleri gayet iyi durumda.
Parasal faaliyetlerinin tartışılması bir yana, bu yardımlar özellikle Kemalist çevrelerde cemaat yapılarını yeniden biraraya getirdikleri gerekçesiyle sakıncalı bulunuyor. Devletin sosyal yükümlülüklerini de unutturdukları eleştirisi var... Adına sağcılar mı, muhafazakârlar mı, köylüler mi diyelim, yönetimde görünmeyen unsurlar toplumsal hayatta görünür hale geldiler. Meslek sahibi olmaya, eskiye göre daha iyi eğitim görmeye başladılar. Toplumsal hayat içinde kendi teşkilatlarını yarattılar. İsterlerse politikayı da etkileyebildiklerini hatırladılar. “Ben artık yoksul değilim, bak veriyorum” dediler. Bürokratik iktidar rahatsız oldu. 27 Nisan’da dönüm noktası yaşandı, bu zamana kadar yazılı olmayan bir kural vardı; “Sağcılar siz iktidara gelirsiniz ama canımız sıkıldığı zaman yollarız, gerektiği zaman ideoloji üretme merkezlerinden atarız sizi.” İlk defa demokrasinin ayakları yere değmeye başladı. Ama daha çok yol var, direniş görülecektir.
Türkiye’de tüm tarafların birbirlerini kabul etme noktasına gelmesi için iktidarı bölüşme olgunluğu da gerekli değil mi? Bunun nasıl olabileceğini Batı toplumuna bakarak görebiliyoruz. Orada böyle bir olgunluk var. Bizim beklentimiz aynı zamanda dramımızı oluşturuyor, “Aaa video çıkmış alalım” der gibi demokrasi alıyoruz. Ama onun arkasındaki tarihsel sürece, sıkıntılara talip değiliz. “İktidarla görüşmeyi zül sayarım” diyen muhalefetimiz var. Ama bu algılamalar değişiyor. Devlet kavramının kutsal bir şey olmadığı, sosyal organizasyon olduğu anlaşılmaya başlandı. “Ordu Peygamber ocağı mıdır?”, “Atatürkçülük tartışılmaz fikirler bütünü yahut doktrin midir?” bunlar tartışılıyor. Bunlar hayırhah gelişmeler.
Entelektüel insan tanımının yeniden tarif edildiği bir dönemden geçiyoruz. Siz de bir yazınızda entelektüelliğin “bale/caz/opera”dan ibaret olmadığını söylemiştiniz... Bu noktada büyük mesafe aldı Türkiye. En görünür hali bugün gazetelerin genel görünüşündeki dengedir. Eskiden bu dağılım yüzde 95’e 5’ti. Şimdi neredeyse birbirini denkler hale geldi. Bunun verdiği rahatsızlık son derece açık. “Yandaş medya” diye bir kavram çıkardılar. Bunu hükümeti destekleyen gazeteler manasında kullanıyorlar. Biraz da “yalaka” manası yüklüyorlar. Bu “Eyvah basındaki sulta ortada yok” kaygısıdır. Bunlar biraz organik tepkiler. Çok hesaplı kitaplı tepkiler değil. Zekice değil, incelikten mahrum. “Anne oyuncağımı elimden alıyor” tepkisi. Biz genel olanı benimsemedik, muhalif duruşu benimsedik.
Solcular da muhalif duruşu benimsediler ve bu haliyle kültür sanat yaşamında daha etkinler. İki durum arasındaki fark ne? Zaten problem oradan kaynaklanıyor. Biz hem solculara karşı muğber ve gönül kırgınlığı içindeyiz hem de Kemalistlere karşı. Aslında kime karşı muhalifsin, Kemalist ideoloji diye bir şey icat ederek devletin nimetlerini kullananlara.
Yazının devamını okumak için tıklayın.