Ekrem Dumanlı’yla buluşmak için pek naif bir nedenimiz vardı, kabul ediyorum. Yeni kitabı çıkmıştı,
Anlık Hikâyeler. Ama medyada tasfiye edilecekler, kalacaklar, araftakiler tartışmasını başlattığı için gazetecilik de girdi sohbetimize. Gazetesi
Zaman’a “bir kere okunsa anlaşılacak” diyerek kefil olan Dumanlı’ya göre asıl merkez medya kendine çekidüzen vermeli
***
Anlık Hikâyeler içinde insanların hem toplumsal hem bireysel sıkıntılarına yer vermişsiniz... Bireyin toplumsal olandan aslında hiç kopmadığını, sürekli istese de istemese de bir parçası olduğunu düşünüyorum. Sonuçta hepimizin kaderini etkileyecek önemli hadiseler yaşanıyor, yaşanacak. Bu hikâyeleri yazarken de, küçük zaman dilimine geniş hadiseleri sığdırmaya çalışırken hep onu bir kenarda tuttum. Onun içinde ister istemez, darbelerden üstü kapalı, üstü açık bahsettiğim oldu. Toplum hayatını etkilemesi açısından futboldan bahsettiğim oldu. İnsanın yine kendi başına kalıp, hayatın, ölümün anlamı gibi her bir bireyin kendi kendine sorguladığı konulara girmiş oldum.
İlk hikâyenizi okurken sizin Yozgat’ta 16 yaşında tutuklanmanız aklıma geldi... Aslında kendi izlerimin dışında da, benim kuşağımın hikâyelerine göndermeler yapmak istedim. Darbe öncesinin, duvara yazı yazma gibi kendi içinde çocuksuluk da barındıran hadiselerini yazmak istedim. 14 yaşında, 17 yaşında, 20 yaşında çocukların vatan kurtarma ya da vatanı tehlikeden kurtarma psikolojisini özellikle işlemek istedim. 12 Eylül öncesini çok sıcağı sıcağına yaşamış bir insanım. Öğrenci olaylarını, iktidar değişimiyle bütün emniyet teşkilatının, bütün güvenlik sisteminin değişmesini, sağ iktidarken sağın, sol iktidarken solun kollanmasını, şehre dışarıdan insanların transfer edilmesini, karakola abone olan insanları tanıdım.
Siz sağ görüşlü bir insan olarak o dönemde neler yaşadınız? 12 Eylül olduğunda 16 yaşındaydım. 13 gün bir askerî kışlada bir grup arkadaşla kaldık. Darbeyi kimin yaptığını bilmiyorduk. İnsanın ilk aklına gelen soru, bizimkiler mi onlar mı? Sonra gördüm ki, onlara da, bize de işkence yapılıyor. Fark yok. İnsanın vahşi yüzünü gördüm. Sonuçta işkenceci ekip de yaşça çok farklı insanlar değildi. O zaman askerliğe gelmiş, yarın bir gün evine dönecek. Tutuklanmakla mahkemeye çıkmak arasında bir yıl geçti. O dönemde mahkemeler arasında yetki kavgası var. Dosyalarımız gidip gelirken biz bir yıl yattık. Sonra ilk davada salıverildim. Sonra da beraat ettim. Çünkü beni suçladıkları şey biraz farklıydı. “Eğitim masası şefliği” diye bir suçum vardı, “Eğitim masası şefliği ne demek?” diye sorguda sordum. Dediler ki, “Kitap okuyormuşsun, konferans veriyormuşsun, insanları biraraya toplayıp onları bilinçlendirecek konuşmalar yapıyormuşsun.” Dedim “Bunların bir kısmını yapıyorum ama bunlar suç değil. Çoğu valilik tarafından izin alınmış faaliyetler. Bunun neresi suç?” Zaten ilk beraat eden de ben oldum davadan.
“Karıştır barıştır”ı yaşadınız mı? Biz o kadarını yaşamadık ama çok yakın arkadaşlarım yaşadı. Döve döve barıştır. Birbirine sarılan, sarılmak zorunda bırakılan arkadaşlarım oldu. Aslında kavganın çok derin olmadığı, darbe yapılınca bitmesinden belli. Her gün 30-40 insanın öldüğü, kurtarılmış bölgelerin olduğu, evde aynı baba annenin çocuklarının birbirine düşman olduğu bir kavga bir gecede bitmez ki. Sonra baktık sağcılar solcular aynı şirkette çalıştılar, akraba oldular. Çoğu aynı halk kitlesinin çocuklarıydı, işçi çocuğu, memur çocuğuydular. Nasıl bir sınıfsal fark vardı ki, bu kadar derin bir sınıfsal kavga içinde olsun? Ama her iki taraf da birbirini hain görüyordu. Sonra bir baktılar ki ortada hain de yok. Sonra hep şöyle düşündüm, devlet çocuklarına bu kadar yapamaz, çocukları yaramazlık yapsa bile yapamaz. Amaç araç birbirine karışır.
O dönemde ne okurdunuz? Ahmet Hamdi Tanpınar mı, Nihal Atsız mı? O dönemde en çok okuduğumuz kitap Necip Fazıl, Mehmet Akif, Yahya Kemal. Tabii ki Ömer Seyfettin, Tanpınar, Sait Faik. Batı klasiklerine yönelmem darbeden bir iki yıl öncedir. Dostoyevski benim için zirvesidir. Peyami Safa’nın bunda çok etkisi olmuştur. Onun romancılığını çok severdim. O kadar hakkı yenmiş bir adam ki. Yıllar sonra her sene bir iki yazarın külliyatına yeniden dönüyorum. Mesela geçen sene Kemal Tahir yılımdı. Kitaplarını yığdım, tek tek okudum. Ondan önceki sene Cemil Meriç. “25 sene önce ne anlamıştım, bugün okuduğumda ne kalıyor?” diye test yaptım. Külliyat okuma işini çok faydalı gördüm kendim için.
Yazarlığı ideolojilerden de soymak gerek... Tabii, kesinlikle. Bu Peyami Safa’ya yapılan haksızlık, biraz da Kemal Tahir’e yapılmıştır. Kurt Kanunu, komitacılığı anlatıyor, Kara Kemal’i anlatıyor, İzmir Suikasti’ni anlatıyor, bayıldım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.