“Açılım”ın dillere pelesenk olduğu bugünlerde, Ermeni açılımını _
Agos kurucularından Karin Karakaşlı’ya sorduk. Gözleri Hrant Dink’i arayan Karakaşlı’ya göre, sınırın açılması umutların kırılmaması için son fırsat.
AYÇA ÖRER: Ermeni açılımı size ne düşündürüyor? KARİN KARAKAŞLI: Ermeni ve Kürt sözcüklerinin yanına gelen ilk kelimenin sorun olması zaten çok düşündürücü. Anadolu’nun en kadim halklarından bahsediyoruz. Hepimiz birlikte olduğumuzda ülkenin adı Türkiye ve bu ülke de memleket oluyor. Bunda izlenen siyaset bu sorunu pekiştiriyor. Uzun yıllar Ermeni sorununun en büyük handikabı tabulaştırılmış olmasıydı. Yaşananlar Ermeni ailelerinin kendi hayat hikâyeleri de olduğu için bu kuşaktan kuşağa intikal ederdi, orada kalırdı. Ermeniler de bunu özellikle çocuklar korku üretmesin diye, son derece temkinli bir dille geçmişin bir yaşanmışlığı olarak anlatırlardı. Ancak cumhuriyet dönemine gelindiğinde sadece 1915’le sınırlı kalınmadığını ispatlarcasına, tarihte bir takım kırılma noktaları devam etti. 1942 Varlık vergisi gibi. Bu sadece azınlıklardan haksızca talep edilmiş bir vergi olarak okunmamalı, azınlıklara “Bir dakika sen bu ülkenin vatandaşı değilsin” mesajı verdi. Büyük bir güven kaybı oldu, tüm sermaye el değiştirdi. Çok hoyrat ve acılı izler bıraktı. 1955’te 6-7 Eylül yaşandı, _yine büyük bir korku hâkim oldu. Bunların da en ufak bir ödeşmesi olmadı. Zaten 1915’i bütün tabusuyla yaşayan Ermeni toplumu, Kıbrıs olayları ya da ASALA terör saldırıları olduğunda burada oluşan gergin ortamı ve basının o dönemde attığı manşetleri düşünerek, “Kapalı olursam kendimi koruyabilirim” diye düşündü ve çok kapalı bir cemaat olarak yaşamını sürdürdü.
Ermeniler de sanki bu ülkede unutuldular cumhuriyet tarihi boyunca... Ermeni algısı da Türkiye’de daha ziyade nostaljik bir unsur olarak kullanıldı, Agop amca vardır, ne güzel topik yaparlar, ne güzel insanlardır, ondan sonra bir üç nokta gelir... Ama nereye kayboldular, nereye gitti bu insanlar, neden gittiler daha doğrusu? Madem bu kadar iyi ve mutluydular, ne oldular? Tam tersi kutupta da iç mihraktırlar, potansiyel haindirler, her an arkadan bıçaklayabilirler. Bu ortamın kırılması 1990’larda Kürtlerin kimlik talepleriyle oldu. Tuhaf bir şekilde iki halkın kaderi bir arada gider. O yüzden tek başına çözüldüğünde de bir anlam ifade etmiyor. Kürt hareketindeki bilinçle beraber Ermeni toplumunda da bir hareket oldu. Mıgırdiç Margosyan’ın kitapları çıkınca Diyarbakır’da sadece Kürtlerin değil, birçok yerleşik Ermeni’nin de olduğu anlaşıldı, o kitaplar bir belgesel kanıt olarak da okundu. Hemen akabinde o dönem yine Patrikhane üzerinden iftira kampanyaları gündemdeydi, o nedenle de doğrudan Türkçe olarak ve Ermeni toplumunun kendini bulması üzerine bir mutabaakat yaşandı, bu da
Agos’un çıkış hikâyesidir. Bugün Anadolu’da okul kalmadığı için anadilini bilmeyen Ermenilerin dayanışması, o kimliğe sahip çıkmasını sağlamak ve devlet politikaları gereği azınlık vakıflarına yönelik tüm baskıları, ekonomik çöküşün ne anlama geldiğini kamuoyuna anlatmak, zaman içinde de Türkiye ve Ermenistan ilişkilerinin geliştirilmesini sağlamak gerekliydi. Türkiye ve Ermenistan dediğimiz topraklar da yine Anadolu’nun ürünü. Herhangi bir ülkeyle sınırın kapalı olması gibi bir şey değil. Aynı topraktan çıkmış halkın arasına devlet bazında sınır koyduğunuzda kişinin kendine küsmesi gibi bir durum yaratıyorsunuz. Neresinden ayırıp kime kiminle sınır koyuyorsunuz? O sınır politik anlamda değil, insani anlamda ciddi bir handikap yaratıyor. Agos’u Türkiye Ermenilerine mal ederken Hrant Dink’in vizyonu şuydu; “Ben Türkiyeliyim ve Ermeniyim, sorun olarak görülen her şeyin çözümü de benim, çünkü ben kimliğimde zaten bu ikisini bir araya getiriyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.