“Meksika sınırı isterdim en sevdiğim şairlere/ Hep hapiste olurlardı nedense/ Hapis yatmış olurdu yoldaşım gönüldaşım/ Saf tutmak istediğim namazda omuz omuza”
Meksika Sınırı Mehmet Efe’nin bu dizelerinden doğan ve insanları kısa sürede etkisi altına alan bir program. Programa imza atan Selahattin Yusuf, Tarık Tufan ve İsmail Kılıçarslan’la seyirlerine ilişkin tüm taraflardan bağımsız ve hepsine dokunan bir söyleşi gerçekleştirdik...
Meksika Sınırı nasıl ortaya çıktı?
Selahattin Yusuf: Mehmet Efe diye bir arkadaşımızın
Meksika Sınırı isimli bir şiiri vardı. Eski kovboy filmlerinde iyi kahramanlar polisten, baskıdan, kanundan Meksika sınırına doğru kaçar, sınırı geçerlerse hem onlar hem biz rahatlarız ya. Türkiye’de de insanların insani bir hayat yaşamalarını zorlaştıran hukuk, kanun, baskı ne çeşit bir şey varsa onlara karşı geliştirildi
Meksika Sınırı.
Bu üçlü nasıl buluştu?
Tarık Tufan: Bir vesileyle daha önceden tanışıyorduk. Bulunduğumuz sosyal çevreler, ilgi alanlarımız birbirine yakındı zaten.
Ülke TV’de ben tek başıma program yapıyordum. Orada biraraya geldik. Sonra da üçümüzün tanışıklığından doğan sohbeti ekrana yansıtma fikri ortaya çıktı. Aslında seçimlerden önce siyaset bağlamında ortaya çıkan bir program oldu, sonra aslında siyaseti ne kadar yarım ağız konuştuğumuzun farkına varınca, “Bu programı bozmayalım, kendi ilgi alanlarımızdan konuşalım” diye devam ettik. Farklı bir şey yaptığımızı düşünmüyorum. Kuşağımızdan pek çok arkadaş bir araya geldiklerinde bunları konuşuyor. Fakat Türk televizyonları bunlara çok kapalı olduğundan, bunların konuşulması bir parça farklılık yarattı.
Kast ettiğiniz insanların önemli bir kısmı 12 Eylül sonrası darbe kuşağı...
İsmail Kılıçaslan: Ben 1976 doğumluyum ve Tarık ve Selahattin’in tecrübeleri benden birkaç yıl ilerde. Bunun bile ne kadar önemli olduğunu görüyorum. Özal’lı yıllar Türkiye’de hâkim aklın alt orta sınıf olarak belirlendiği yıllar. Hâkim akıl alt orta sınıf olarak belirlendiğinde, popüler alandaki hâkim ilgilerde ona göre şekillendi. Bu aslında bir taraftan bir yozlaşmayı da beraberinde getirdi. Ben mesela bunların farkına vararak, bunların dışında bir beslenme kaynağı arayarak yolumu buldum. Şiir ilgisiyle bir hayat kurmaya çalıştım kendime. Bunu yaparken de “Ne kadar az insan var” duygusuyla hareket ettim. 2009’da, “Ne çok insan var ama meseleden ne kadar az anlıyorlar” noktasına geldim. Malumatfuruş pek çok insan var.
Meksika Sınırı bu malumatfuruş çevrede öncelikli olarak neşr-î nema buldu. “Bu ilgi entelektüel ilgilere çevrilebilir mi?” diye hayaller kurduğumu hatırlıyorum. Fakat bir televizyon programının bunu yapamayacağını, bizzat bu televizyon programını yaparak tecrübe ettik. 2009 yılında insanların ikinci el duyarlılıklarla hayatlarına devam etmek istediklerini düşünüyorum. Dolayısıyla seviyeyi arttırmamızı isteyen bir seyirci topluluğu yok. Sadece kendi ilgilerini derli toplu sunan bir program olduğu için
Meksika Sınırı’nı seviyorlar.
Bu sizin açınızdan bir handikap o zaman? Daha ileri taşımak isterken, burada takılıyor musunuz?
Selahattin Yusuf: Bir parça kafamız karışıyor. “Bir misyon sahibi miyiz biz?” diye düşünüyoruz ister istemez. Eğer popüler kültürün bir parçası olarak
Meksika Sınırı nesneleştirilmiyorsa, bize çok büyük bir misyon yüklenmiş vaziyette. Türkiye’de güzel bir gelenek var, “ötekine yönelik kaygı.” Bunun bir kelimesi de var, diğerkâmlık. Türkiye’de bu duygu kalmadı, özellikle medyada. Büyük medya grupları gökdelenlerden birbirlerine salvo atışları yapan bir savaşın taraflarına dönüştü. İnsanlar bir savaşın ortasında büyüyorlar. Niçin kişisel gelişim furyası Türkiye’de çok satıyor? Çünkü herkes çocuğunun savaşta ayakta kalmasını istiyor. En ilkel duygumuza geri döndük. Neo-muhafazakârlığın açtığı çığır buna da yol açtı ama kimse bunu söylemiyor. “Manevi değerler” diye bağıran insanların en çok bu duygunun ortadan kalkmasından canlarının yanması lazımdı. Din duygusuyla çok iç içe bir duygudur bu. “80 öncesinde çok kötü bir ortam vardı” diyorlar. Ölen insanlara, kana, cana olan saygımızı bir kenara bırakıp soğukkanlı olmaya çalışarak söylüyorum bunu; hayır o kadar kötü bir ortam yoktu. Bugünkünden çok kötü değildi. Neden? Solcu ve sağcıların amaçları, yeni bir ülke, yeni bir ülkü kurmaktı. Söylediğim duygu o zamanlar yaşıyordu. Bugün o da yok. 12 Eylül’ün büyük bir kazanım olduğunu söylüyorlar. Ben çok kötü hissediyorum 12 Eylül sonrasında kendimi.
Meksika Sınırı olarak bu duygudan nefretimizi dile getiriyoruz.
Tarık Tufan: 12 Eylül bizden apolitik, Türk, Müslüman, Sünni olmamızı istedi. Toplum da Müslüman, Türk, Sünni, muhafazakâr oldu. Aktüel politikayla uğraşan bütün kurumlar, partiler 12 Eylül kurgusundan farklı değil. AKP de, CHP de. Yeni bir şey söyleyebilecek adamlar ne yazık ki Türkiye’nin aktüel gündemine güç yetirecek yerlerde olmadılar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.