Yazar Sibel Eraslan’ın son kitabı Çöl ve Deniz, belki de Doğu’nun en mahrem ilişkilerinden Hz. Muhammet-Hz. Hatice aşkının perdesini aralıyor. Kitabı vesilesiyle buluştuğumuz Eraslan’la sohbet Asr-ı Saâdet’ten Cumhuriyet’e kadar uzandı...
Hz. Hatice’nin hayatından yola çıkarak Çöl ve Deniz’i yazdınız. Tepkiler nasıl? Öncesinde, Hz. Fatma’yı, Hz. Meryem’i, Osmanlı Sarayında Kadın Sultanlar’ı yazmıştım. Okuyucu iz sürüyor. Tarih içinde geride kalmış kadınların tekrardan gün yüzüne çıkıyor oluşu okuyucular üzerinde pozitif bir tesire yol açıyor.
Hz. Hatice’yi yazmak cesaret gerektiriyor. Tartışma yaratacak bir karakter... Son peygamberin eşi olduğu için dikkat çekici. Peygamber Efendimiz’in özel hayatı. Genelde Doğu dili hürmetamiz bir dildir. Sadece peygamberine karşı değil, “mahremiyete dokunulmaz” hissiyatıyla mesafe koymuştur özel hayata. Hz. Hatice’yi hikâyeleştirmek benim için önemliydi, çünkü ben ilahiyatçı değilim, biyografik bir araştırma yapmıyorum ama on yıldır devam eden bir okuma sürecim var. Kutsallaştırılmış kadınların hakikat bilgisinin çevresinde dolanmaya çalışıyorum, yine de biyografik bir dili tercih etmedim. Bu da Doğu’daki edebî geleneğin tezahürüdür. Zaten kıssaya müteakip bir algımız var. Hikâyeye bir kadın olarak da yakınlık duyuyorum.
Kutsal kadınları da erkekler yazdı bugüne kadar... Dinler tarihini erkek kalemler yazagelmişler. Dünya tarihinde de bu böyle. 1995’ten sonra Avrupa’daki feministler kutsal kadınlara yönelik bir araştırmaya başladılar. Burada da bir tarih okuması, edebiyat çalışması var ama buna alternatif tarih denmesini doğru bulmuyorum. Alternatif, diğerini doğrular. Bu dilin kurucusu benim. Başka birisine yaslanarak ya da kıyaslanarak varlığımı sorun haline getirmeyi düşünmüyorum. 2003’te Kadın Oradaydı diye bir projede çalıştık, bizim uyanışımızın başlangıcıydı. 12 kutsal kadını 12 edebiyatçı yazdı. Edebiyata yaslanarak yazmaya çalıştık. Bunlar ya çok saygı duyularak edebî dilden uzaklaştırılmış kadınlardı ya da seküler siyasi baskılar neticesinde dışlanmıştı. Bir boşluk, bilinmezlik alanı vardı. Biz bunun böyle olmayacağını, çağın içinde edebî bir metne dönüştürülebileceğini söylüyorduk. Sonra ben bunu Osmanlı tarihini kadınlar üzerinden okumaya dönüştürdüm. Kadınlar uzun yıllar yazıya ulaşamamışlardır. Hz. Meryem’in yaşadığı dönemde kadınların okuması yazması suçtu. Hz. Hatice döneminde diri diri toprağa gömülüyordu kız çocukları. Bu tarihi yazarken kayıp halkayı var etmek için sanatçıya da büyük görev düşüyor. Sanat hayale, tasavvura dayalıdır. Siz sanatçı olarak yepyeni bir tarih de yazabilirsiniz. Bu tarihin hiç izleği, delili olmayabilir.
Hz. Hatice’yi nasıl yazdınız? Bu performansı Hz. Peygamber üzerinde gösteremezsiniz. Hz. Peygamber son peygamberdir ve tanrısal söylem onunla birlikte hitama ermiştir, mühürlenmiştir. Sizin, ister edebiyatçı, ister tarihçi olun bunu eğip bükmeye hakkınız yoktur. Bu çok büyük bir otokontrol, vicdani kontrol getiriyor size. Ama benim de zaten yapmak istediğim peygamberin hayatıyla ilgili bir hikâyeleştirme değildi, Hz. Hatice’nin hikâyesi üzerinden daha çevresel görünen, daha uzak kılınmış kimliklerden bir hikâye kurma çabası. Her Müslüman, peygamber sevgisi konusunda fanatik olmak zorundadır. Bu konuda bir eğip bükme hali olamaz hiçbir Müslüman için.
Hz. Hatice nasıl bir kadın? Çok güçlü, çok dirençli. Hayatı çok meşakkatli. Birinci eşi vefat etmiş, üç çocuğu var. Annesi, babası ölmüş, erkek kardeşleri savaşta ölmüş. Kıtlık, işgal gören bir şehirde hayatını her seferinde yeniden kurmayı başarmış. Bugün bile bir kadının hem eşini kaybetmesi, hem boşanması büyük travmalardır. İşini kendi kendine kurması, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü ataerkil bir toplumda saygın bir konuma erişmesi çok parlak bir başarı öyküsü olduğunu gösteriyor. Evinde önceki evliliğinden üç çocuğu var, Resulullah Efendimiz’le evliliğinden altı çocuğu oluyor, ikisi vefat ediyor, dört kızı kalıyor, bir de Hz. Ali, Hz. Zübeyir gibi yeğenler, Hz. Zeyd gibi evlatlıklar var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.