Altın Portakal Film Festivali’nden yeni döndünüz... Nasıldı bu sene? Bu sene iki günlüğüne gittim, şöyle ya da böyle diyebileceğim bir izlenim edinmedim o yüzden. Filmi izlemeye gittim. İlk defa sinemada insanlarla birlikte izledik. O konuda bile fazla izlenim edinemedim, çünkü festivaller belirli yerler oldukları için, festivale gelen, filmi izleyen hemen herkesin bir rolü var, –sinemacı, eleştirmen- öyle çok da basit ve olması gereken yerden bakılamıyor. Bir sinemacı bir sinemacının çalışmasına, bir eleştirmen ertesi gün yazacağı filme ya da bir sinema okulu öğrencisi beğendiği ve beklediği bir yönetmenin filmine bakıyor. Doğal olarak zorlanıyorlar. O yüzden “Tam bir izlenim edindim” diyemem. Festivaller giderek ideolojik bir çerçeveye oturmaya başladılar. Bir festivalin yapılma nedeni filmlerdir, festivalin kendisi artık başlı başına bir amaç. Filmlere, gelen konuklar da buna hizmet eden araçlar haline gelmeye başladı. Böyle bir gözlemim var. Genel olarak festival seven biri değilimdir, çok fazla da ilgilendiğimi söyleyemem.
Bu yıl festivalde politik konulara değinen filmler dikkat çekti... Antalya ya da diğer festivallerde ve yurt dışında genel olarak sinema, sırtını bir ideolojik düşünceye ya da filmlerin çekildiği ülkelerin reel politiklerine dayamaya başladı. Sinemanın başlangıcındaki, 50’li, 60’lı, 70’li yıllardaki sanatsal, sorgulayıcı arayış, ifade bulma çabası hemen hemen yok oldu. Cannes Film Festivali’ne de baktığınız zaman, Avrupa’daki en basit festivallere de baktığınız zaman, Türkiye’deki film festivallerine de baktığınız zaman, böyle bir şey var. İnsanların genel beklentilerine karşılık vermek üzere çekilen filmler var. Bu sinemanın gidişatını derinden etkileyecek. Sinemada ideolojik düşünceler, etnisite, dinsel meseleler, terör gibi gündelik hayatın kötü bir yansıması ya da gündelik hayatın ideolojik parçası olmaya doğru bir gidişat olduğunu, ben kenarda duran bir yabancı olarak gözleyebiliyorum. Avrupa ve Türkiye’de sinema ve sanat yapan, bu işin etrafında toplanan insanlar belli bir düşüncenin sahibi. Ekseriyetle solcuların, sol düşüncenin oluşturduğu bir şey. Dolayısıyla sinema ve sanata propagandist anlam yüklemek kaçınılmaz oluyor. Böyle olunca da ortaya bana göre olmaması gereken bir kriter ortaya çıkıyor. Antonionilerin, Bergmanların, Tarkovskylerin bittiği bir dönem bu dönem. Uzun yıllardır ne ülkemizden, ne yurt dışından bu filmlere benzer bir filme bile rastlamıyorum. Her filmin bir numarası var. Hiçbir şeyi olmayan hümanizme, savaş karşıtlığına sırtını dayıyor. İnsanları aslında umutlandıran bu gidişat bana daha bir kötü geliyor.
Yani sinemanın büyüsü insanları yukarı çekecekken, insanların gündelik sorunları sinemayı aşağıya çekiyor... Bir ülkenin siyasi, hukuki, gündelik hayatıyla ilgili konuları hariç bırakıyorum, beklentiler üzerinden yapılan hiçbir eylemi bu tip konularda değerli bulmam. Eğer burada bir beklenti üzerine bir kurgu oluşacaksa, bu ister hümanizma, ister özgürlük adına olsun, o zaman Amerikan sinemasını da açıklamak gerekir. Beklenti sinemasını en açık, en net şekilde yapan Amerikan sinemasıdır. Meseleye ticari bakar. Sınıfsallık, etnisite gibi olayların sinema üzerinden tartışılması, araç haline getirilmesi, masumane ya da bilinçli de olsa iki yüzlülük haline gelebilir. Çünkü bunlar sokakta halledilecek meselelerdir. Bir toplum, sınıfsal, etnik sorunlarını sokakta, bizzat yaşayarak fabrikada, işyerinde değil de, sinema üzerinden anlamaya kalkıyorsa burada ikiyüzlü bir durum ortaya çıkıyor demektir.
Türkiye gibi siyasi meselelerini çözmekte güçlük çeken ülkelerde bu sorunların sinemaya da yansıması kaçınılmaz görünüyor... Tesbit olarak doğru ama benzer sorun Avrupa’da da yaşanıyor. Bugün Avrupa sinemasına baktığımız zaman belki estetiği ayırabiliriz. Ama estetik bile bir numara. Bugün film yapmak isteyen insanın o filme ve kendisine ait bir numarası olması gerekiyormuş gibi bir hal var. Bir tür cambazlık gibi. Cebinde insanların dikkatini çekecek, ilgisini uyandıracak bir numarası olması lazım. Sinemanın, sanatın sorgulayıcı, kuşkucu yanını tamamen ortadan kalkıp mesajlara, öğretici şeylere öncelik vermek sinemayı ezer. Böyle bir ülkede sinemanın gelişmesi mümkün değildir.
O halde siz Türkiye’de sinemanın canlandığına katılmıyorsunuz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.