
Bir süredir AKP hükümeti sanata ve sanatçıya el attı.
Şehir tiyatroları belediyelere damardan bağlandı, Kültür ve Turizm Bakanı “Sanatçı halkın değerlerini gözönünde bulundurmalıdır” gibi sanatın derinliklerinden gelen nefis bir söz söyledi. (Aslına bakarsanız sanatçıyı uzamış general kaşlı, ciddi başlı, halka mütemadiyen ders veren ilim irfan başörtmenleri olduğu mantığını ortaya atanlar şimdi kafalarını duvarlara vuruyor gerçi ya, hadi neyse... Ben tiyatrocunun da zeki çevik icabında, vs. hesabı...)
Sanatımız her zaman “altın” çağındaydı ama ille de şimdi ileriye yönelik reformlar ve dalgalarıyla malgalarıyla, bizi kimbilir kaç nesillik bir süreç bekliyor. Yani anlaşıldı ki, bu ülkenin totosu bir yer görmeyecek. Tam da yeni yeni tiyatroyu sevmişken, hay Allah!
Aslında şehir tiyatrolarının belediyelerdeki son durumuyla Nasreddin Hoca oyunlarına ağırlık verilecek olması bendenizi çok sevindiriyor. (Hoca oyunları için seri kavuk üretimi başlamıştır; şimdilerde kavuk işine giren kazanıyor.)
Bunun dışında ilk Türk yoğurdunun nasıl bulunduğu, ya da Anadolu isminin nereden geldiğine dair oyunlar, ilkokul kafasının tekrar yaşanacak olması, naylondan siyah önlük yanığımızı başa saracak, nostaljik bir hâl yaratacak. Çünkü hatırlıyorum, Türkiye’de kültür, hele ki Anadolu’da, çocukluğumdan beri peynir belgeselinden, yoğurt yapımı ya da “sakıncalı mı, sakıncasız mı” tartışmasından öteye hiç gidemedi. Yani bu yeni bir durum değil; sadece adı, çerçevesi net şekilde çizildi belki. Hastalığın adı belli olunca tedavisi de daha kolay olur belki.
Yazının devamını okumak için tıklayın.