
Siz söyleyin.
Anadan üryan dört adamın bisiklete bindiği bir film afişi görseniz ve filmin adının da Çölde Kutup Ayısı olduğunu öğrenseniz...
Yemininizi bozmaz mısınız?
Ben bozdum.
***
Sinema, çok zamandır kendimi uzak hissettiğim bir “şey”. O şeyin çoğu zaman tek bir karşılığı var: Kelek çıkmış kavun...
Kelek yememeye yeminli olsam da, “tecrübe yenilen keleklerin toplamıdır” diye kalktım filme gittim.
Aman yarabbim, ne güzel bir kavun bu... Sanki Bektaşi rüyası: Kırkağaç rakıya bandırılmış...
Son zamanlarda gördüğüm, dinlediğim en güzel hikâyelerden biri ÇKA.
Hakiki ve düşsel, hüzünlü ve ironik, taşkın ve depresif... Daha ne olsun.
Seyrettikten sonra öğrendim. Meğer film İstanbul Film Festivali’nde ayakta alkışlanmakla kalmamış, Altın Lale’yi de kazanmış... Hakkıdır. Helali hoş olsun.
***
Film, esas oğlanımız Gunther Strobbe’nin ergenlik ve erişkinliğini anlattığı iki zaman diliminde geçiyor.
Gunther, erkeklerin her sene bacaklarını tıraş edip, kadın kıyafetleri giyip, üç gün üç gece tıksırıncaya kadar içtikleri bir Flaman kasabasında yaşıyor.
Yaşadıkları ev büyükannesinin... Büyükanne “bir baltaya sap olamamış” dört ‘Dalton’ oğluna ve torununa evini açmış bir melaike.
Strobbe’lerin hepsi birer tutunamayan. Filmi izleyen hemen herkes yazdığı yorumlarda bir şekilde bu kelimeyi kullanıyor. (Aslına bakarsanız yazdığı romanlar yayınevleri tarafından sürekli geri çevrilen yetişkin Gunther’in hikâyesi de bir yanıyla Oğuz Atay’a benziyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.