Bir Fransa Turu daha geldi kapıya dayandı muhterem okur. Önümüzdeki cumartesi Monaco’dan başlayan yol hikayesi 26 temmuzda Paris’te bitecek.
Biliyorsun Fransızlar her yıl, tur için bir sürü atraksiyon yapar. Bunlardan bu sene de bol miktarda mevcut. Lakin ne yaparlarsa yapsınlar birazdan kamuya açacağım fikir kadar yaratıcı olamazlar.
Aslında yıllardır Fransa Turu’na dair fikirler geliştirir dururum ama, ne dinleyen var, ne uygulayan. Kendi kendine çalan bir davul zurna misali konuşup duruyoruz şurada.
Mesela, taaa ne zamandan beri söylerim: Bakın kardeşim, şimdiye kadar her etaptan önce bir kurban kesseydiniz, bu kazaların hiçbirisi olmazdı. Hadi vejetaryenler mejetaryenler, steril Evropa ahalisi engel çıkarttı ve yapamadınız; bari her çıkıştan sonra sporcuların arkasından bir kova su dökün be bilader. “Güle güle gidin aslanlarım “deyiverin, “Yolunuz açık olsun yiğitlerim” deyiverin. Ya da takın her bisiklete bir nazar boncuğu. Asın her sporcunun boynuna bir çapraz “Maşallah...” Nefis olur, leziz olur, yahşi olur. Sekiz sütuna manşet olur: “Fenni Sünnetçi Sunullah Champ Elysee’de de hizmetinizde!”
Biliyorum yine kulak asmayacaksınız ama, yine de söylüyorum: Bu yıl size buradan, Kırkpınar’dan bir cazgır gönderelim. Vallahi şaka yapmıyorum. İnanın bundan daha isabetli bir teklif olamaz. Zira 2009 turu, bisiklet yarışından ziyade bir Karakucak güleşi tadında geçecek.
Karakucak deyince aklıma geldi. Eyyy, bisikletçi taytı görünce, kırmızı görmüş boğaya dönen memleketim ahalisi, söyler misin pehlivanların giydiği kispetten ne farkı var o taytın? Ayıp oluyor bak. Unutma, bisiklet bizim ikinci ata sporumuzdur.
Neyse, bu konuyu başka bir yazıya erteleyip, şu cazgır meselesine geri dönelim. Malum, Lance Armstrong bu yılın başında bisiklete geri döndü. Gitti, eski ortağı J. Bruyneel’in takımı Astana’ya katıldı. Ne var ki onun Astana’ya dahli, takımdaki bazı dengeleri yerinden oynattı. Çünkü takım bütün stratejisini Alberto Contador üstüne kurmuştu. Genç İspanyol, birçok bisiklet otoritesince ‘dünyanın 1 numarası’ olarak değerlendiriliyordu. Ama Lance’ın takıma dönüşü bu hesapların tamamını altüst etti. Her ne kadar o, Contador’un tahtında gözü olmadığını çeşitli biçimlerde dile getirse de, herkes içinden “yemezler” diyordu. Çünkü Lance o kadar iddialı bir figür ki, bütün kariyerini o yenilmek bilmeyen hırsına borçlu.
Kaderin garip bir cilvesi midir, yoksa planlanmış bir şey midir bilmiyorum ama, Lance’ın yarıştığı bütün takımlar mavi forma giyiyordu: US. Postal, Discovery, hatta kanser olmadan önce dahil olduğu Motorola. Bu yüzden sözkonusu takımlara “Mavi Tren” adı konmuştu. Astana için de benzer bir ifade kullanılabilir. Zira onun forması da mavinin bir tonu olan turkuaz. Lakin Astana için en uygun benzetme “Mavi Tren” değil, “İhtiras Tramvayı” olmalı...
Her ne kadar Lance’ın hırsı herkesçe malum ise; politik bir kimliği olduğu da o kadar malum. Her vesileyle Contador’dan sitayişle söz etmeyi ihmal etmedi. Alberto’da Lance abisine karşı saygıda kusur etmedi. Ama bisiklette esas sözü yol söyler.
Şimdi Monaco’da, Marx’ın deyimiyle “soylu aylakların ve maceraperestlerin ini” Monaco’da, herkesin gözü bu iki adamın peşrevinde olacak.
İki yiğit çıktılar da meydane, İkisi de birbirinden merdane. Altta kaldım diye yerinme, Üste çıktım diye gerinme...
Hayda Bre Pehlivan!
|