
Gökova Pedallarımın Altında’nın dördüncüsünü anlatıyorduk geçen hafta. Köşenin sınırları bizi ancak Bodrum’a kadar getirebilmişti.
Kaldığımız yerden devam edelim.
Biliyorsunuz Bodrum’a Halikarnas Balıkçısı’na selam vererek girmiştik. Ertesi sabah ayrılırken Zeki Müren’le vedalaştık, gönül penceresinden ansızın bakıp geçtik.
Datça’ya gitmek üzere, bisikletlerimizi ve yorgun gövdelerimizi feribota yükledik.
(Bu feribot yolculuğunu yapanların anıları genellikle pek hoş değildir. Ceviz gibi sallanmaktan ve konfor sorunlarından bahsederler sık sık. Bizim böyle sorunlarımız olmadı. O kadar bisiklete bindikten sonra seleden başka her yer insana çok rahat geliyor.)
Öğleye doğru Datça’ya vardık. Öğle yemeğinin ardından eski Datça’ya Can Baba’ya, gitmek üzere yola koyulduk.
‘Canevi’ne gitmeden önce bir otelcilik meslek lisesinde ağırlandık. Öğrenci arkadaşlarla ayaküstü muhabbet ettik. Bu kadar yolu bisikletle geldiğimiz için suratlarında yoruma açık bir tebessüm vardı.
Okuldan ayrıldık... ‘Rengahenk’ bir ‘Gökyokuş’u tırmanıp eski Datça’ya vardık.
(İş Bankası Can Yücel’in toplu eserlerini yeniden yayımlıyor. Rengahenk ve Gökyokuş da onların arasında.)
Can Baba’nın varlığı eski Datça’ya o kadar sinmiş ki, mandalinalar, üzümler bile ‘yeşilmişik’ kokuyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.