Bendeniz klasik Türk müziğini pek severim, özellikle de eski kayıtlara bayılırım. Naçizâne bir taşplak koleksiyonum da vardır. Taşplaklarım içinde en nadide parçalardan birisi Ali Rıfat Çağatay merhumun Acemaşîrân makamında ve Nim Sofyan usulünde bestesi olan İstiklal Marşı’dır (Orfeon Record, 13289). Hânende İbrahim Efendi tarafından plağa okunmuştur. Gelelim, plağın hikâyesine.
1921 yılında TBMM’de yapılan oylama ile Mehmet Akif’in şiiri milli marşımızın güftesi olarak belirlenir ve beste yarışması açılır. Yaklaşık iki yıl sonra, jüri 55 eser arasından Ali Rıfat Bey’in bestesini milli marş olarak seçer. Bu bestenin hem söylenmesi kolay, hem de prozodisi (söz-müzik uyumu) mükemmeldir. Ama Acemaşîrân makamında olduğu için, yeteri kadar ‘Batılı’ ve ‘çağdaş’ olmadığı söylenmektedir. Kolay çalınan, rahat söylenen ve plağı bile yapılmış milli marşımız varken arayışlar devam eder.
Nihayet, 1930’da Riyaset-i Cumhur Musıki Heyetinde başkemancı Osman Zeki Üngör’ün bugün de kullanılan bestesi ‘milli marş’ olarak kabul edilir. Bestecinin Çankaya’da Atatürk’ün maiyetinde olması kadar, bugün kullanılan bestenin hayli ağır ve Batılı üslupta bestelenmiş olması tercih sebebi olmuştur. Ama bugün bir milli maça giderseniz, bir ‘İstiklal Marşı curcunası’ yaşarsınız. Kimse bandoya kulak vermez. Numaralı tribün ‘Korkmaaaa sönmez’ derken, açık tribün ‘...lardaaa’ diye devam eder. Derken bir ‘Obe’ patlar, sonra kapalı tribün ‘nimmilletimin’ diye kaptırır. Kısacası, Osman Zeki Bey’in bestesi halkın kulağına o kadar yabancı ve prozodisi o kadar bozuk bir marştır ki, insanın coşkusunu köreltir. Her maça gittiğimde, 12 Eylül hapishanelerinde mahkûmlara ceza olarak neden marş söyletildiğini anlarım.
Cuma akşamı Lütfi Kırdar salonunda ‘İstiklal Marşımızın Tarihine Yolculuk’ isimli gösteriye gittim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.