Dünyamız giderek korku kültürünün egemenliği altına girmeye başladı. Gazetelerde her gün, başımıza gelebilecek felaketler üzerine “uyarıcı” haberler okuyoruz. Çoğunlukla bizleri sürekli “teyakkuz” halinde tutmak için üretilmiş birtakım felaket senaryoları ile karşı karşıyayız. Bunların bir kısmı somut tehlikeleri vurgulayan haberler. Örneğin, deprem ihtimali, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması, çevre kirliliği ile veya genetik yapısı bozulmuş yiyeceklerle ilgili haberler insanları tedirgin ediyor.
Korku kültürünün en somut etkisi insan ilişkileri alanında. Özellikle kentli orta sınıflar arasında her yabancının potansiyel hırsız, soyguncu, esrarkeş, ırz düşmanı veya en azından bir sahtekâr olabileceği korkusu yerleşmiş durumda. Yoğun korku bombardımanı altında kentli orta sınıflar “paranoyak” oldular. Sanki evlerinin dışındaki dünya sadece tehlikelerle dolu bir yer, sürekli tetikte durmak gerekiyor.
Korku kültürünün maliyetini en çok çocuklar ödüyor. Onları doğadan koparıp, ellerine pahalı bilgisayarlar tutuşturarak evlere hapsediyoruz. Evden okula servisle gidiyorlar. Ömründe hiç ormanda gezinmemiş, pikniğe gitmemiş, sokakta top veya saklambaç oynamamış, sandala binmemiş, gece yıldızlara bakmamış çocuklar var. Ailede verilen terbiyenin esası, çocukları dışarıdaki tehlikeler konusunda dolduruşa getirmekten ibaret oldu.
Birkaç yıl önce, bir okul arkadaşımı ziyaret etmiştim. Kendisi 14 yaşındaki kızını her gün evden sadece üç durak ötedeki liseye arabasıyla götürüyordu. Bendeniz, “Yahu, neden böyle yapıyorsun. Bırak kız belediye otobüsüne binip okuluna gitsin. Bizler okula otobüsle giderdik” diyeceğim tuttu. Cevap olarak, “Olur mu? Ya otobüste kızımı taciz ederlerse?” dedi. Kocasını onaylayan bir şekilde kafa sallayan karısına döndüm: “Gençliğinde seni hiç otobüste ellediler mi? Ne yaptın o zaman” diye sordum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.