Ergenekon iddianamesinin açıklanmasından sonra, herkes iddianame üzerinde yazıp çizmeye başladı. Ben hukukçu değilim, bu nedenle şimdilik iddianamenin içeriği hakkında teknik yorum yapmak istemiyorum. Ama iddianame hakkında bazı gözlemlerimi ve yargılama sürecine dönük bazı tahminlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
İddianamede gözümüze çarpan ilk özellik, Ergenekon çetesinde gözlemlenen fütursuzluk ve pervasızlık hâli oldu. “Fütursuzluk” terimini rahatlık ve umursamazlık anlamında kullanıyorum. Çete mensuplarının aralarındaki telefon konuşmalarına göz attığımız zaman, darbe yapmak üzere yan yana gelmiş kişilerin hiçbir tedirginlik duymadan telefonda “geyik muhabbeti” yaptıklarını gözlemliyoruz. Örneğin, İstanbul Üniversitesi eski Rektörü sanık Kemal Alemdaroğlu’nun Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile yaptığı görüşmenin kayıtlarına bakalım: “Ama bir şey söyleyeyim mi komutanım? Bu iş, bu demokrasi oyunuyla bir yere varılamaz”, “olacaksa olsun bir şey, hepimiz bilelim ne olduğunu”, “ artık elime silah alıp dağa mı çıkacağım yani!” (Radikal, 26 temmuz).
Telefonda “hangi çılgın beni dinleyebilirmiş şaşarım?” edası içinde rahat rahat konuşan Alemdaroğlu’nun 25 Ekim 2003 tarihinde katıldığı Atatürkçü Düşünce Derneği mitingi ise iddianamede şöyle yer alıyor: “Dosyada mevcut telefon görüşmelerinde birçok üst düzey üniversite yöneticileriyle yaptıkları görüşmelerde yapılacak toplumsal eylemlerin ve örgütün amacına ulaşmak için oluşturulacak ortamın oluşmasını sağladıkları, dosyada mevcut tutanak ve fotoğraflarda Ankara’da yapılan “ORDU GÖREVE” yazılı pankartların taşındığı mitingde şüpheli Kemal Alemdaroğlu’nun ön saflarda yer aldığı ve öncülük ettiği anlaşılmaktadır.” Yani bir yandan emekli askerlerle telefonda darbe muhabbeti yapacaksınız, aynı dönemde de elinizde orduyu darbe yapmaya teşvik eden pankartlarla meydanlarda boy göstereceksiniz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.