Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un bir firkateyn güvertesinde yaptığı ve yine topluma “hiza ve istikamet” vermeğe çalışan konuşması üzerine epey yazı çıktı. Bunlardan en ilginci, Sn. Ahmet Turan Alkan’ın “Başbuğ İstifa” başlıklı yazısıydı:
“Sayın Başbuğ, ne yazık ki orduya yönelen her eleştiriyi vatana, millete, devlete karşı kötü niyet gösterisi olarak kabul ediyor; tenkidlerde haklılık payı bulunabileceği ihtimalini hesaba katmıyor ve askerî vesâyet rejiminin hâlâ sürdüğü zannıyla, o beylik, o alışıldık, o herkesi hizaya getirmeyi tasarlayan bir edâ ile sert çıkıyor ... TSK Yönetimi, bundan bir sene önce,
İndir o parmağını general! başlıklı manşete muhatap olduğunda, ‘Nerede yanlış yapıyoruz?’ endişesiyle içe dönük bir özeleştiri cehdini göstermeliydi; aksi yapıldı ve suçlular dışarıda arandı; netice ortadadır ve ben hâlâ anlayabildiklerini sanmıyorum! O yüzden Başbuğ’un istifası tek çare gibi görünüyor.” (
Zaman, 19 aralık)
Sn. Alkan’a katılmamak mümkün değil. Ama sadece Org. Başbuğ’un istifası ile işlerin düzeleceğini sanmıyorum. TSK’da tepeden tırnağa bir reform yapılmalıdır. TSK’da “hesap vermeme geleneği” oluşmuştur, bu da orduya güveni azaltmaktadır. Bendeniz Sn. Alkan’ı okurken, TSK’ya güvenimi kaybetme sürecinin dönüm noktalarını hatırlamaya çalıştım. Sizlerle paylaşmak istiyorum.
27 Mayıs darbesi sırasında ilkokuldaydım. Rahmetli babam ve amcam DP’nin baskıcı politikalarından bezdikleri için darbeye pek sevinmişlerdi. Darbeden hemen sonra dönemin Basın-Yayın Genel Müdürü, Kur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.