‘Devrim’ karşılığında Hint-Avrupa dillerinde kullanılan revolution, revolucion, rivoluzione gibi sözcükler Latince revolvere sözcüğünden türemiştir. ‘Revolvere’ ise, geriye dönmek, dönmek, kendi üzerine yansımak, bir aks üzerinde hareket etmek, bir gök cisminin yörüngesi etrafında dönmesi anlamına gelen bir astronomi terimidir. Copernicus'un İskenderiyeli astronom Ptolemaeus’un dünya merkezli güneş sistemine meydan okuyan ünlü eseri De revolutionibus orbium coelestium’dan (1543) sonra bilim dünyasında yaygınlaşan terim, siyasi anlamını 1642-1653 arasında İngiltere’de, Parlamento ile Kral arasında yaşanan ve I. Charles’ın idamı ile biten mücadeleden sonra kazandı. O zamana dek İngiltere’de yaşanan onlarca iç savaş esas olarak ‘kimin yöneteceği’ konusuna odaklanmışken, ilk kez ülkenin ‘nasıl yönetileceğini’ mesele olmuştu. Ancak bu olay ileriye doğru çizgisel bir hareketten çok düzenin restorasyonunu içeriyordu.
GERİYE DEĞİL İLERİYE . Terimin ‘geriye dönüş’ anlamını yitirmesi Fransız Devrimi ile oldu. 1787'de başlayan, doruk noktasına 1789’da ulaşan ve değişik aşamalardan geçerek 1799'a kadar süren bu büyük toplumsal altüst oluş Fransa’da ‘ancién regime’i sona erdirmekle kalmamış, Avrupa tarihinde de yeni bir sayfa açmıştı. Gerçi, 1792’de Cumhuriyetin ilanından sonraki 75 yıl içinde Fransa cumhuriyet, imparatorluk ve monarşik yönetimler arasında gidip geldi ve taraflar arasındaki hesap ancak 1894-1906 arasında Fransa’yı altüst eden Dreyfus Davası’ndan sonra kapandı ama sonuçta, iktidar feodaliteden burjuvaziye geçti, (her ne kadar evrenselci iddialarla yola çıkıldıysa da) ulus-devlet egemen siyasi yapı haline geldi, laiklik, vatandaşlık gibi kavramlar ortaya çıktı. Bu hafta, 23 Temmuz’da 100. yıldönümünü ‘idrak’ edeceğimiz II. Meşrutiyet’in ilham kaynaklarına ve bazılarının iddia ettiği gibi ‘geç kalmış liberal bir devrim’ mi yoksa ‘devleti kurtarmak için yapılmış radikal bir müdahale’ mi olduğu sorusuna cevap arayacağım.
İLK ÖRGÜTLENMELER . Meşrutiyet 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş fakat II. Abdülhamit’in 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (’93 Harbi’) bahane ederek, 14 Şubat 1878’de Meclis-i meclisi tatil etmesi ve Kanun-ı Esâsî’yi yürürlükten kaldırarak katı bir istibdatta yönelmesi üzerine anayasayı tekrar yürürlüğe koymak için ülke içinde ve dışında yoğun bir siyasi muhalefet hareketi başlamıştı. Abdülhamit’i alaşağı etmeye karar veren Müslüman-Türklerin ilk hücresi, Fransız Devrimi’nin 100. yıldönümünün kutlandığı 1889 yılının Mayıs ayında, İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de kuruldu. İlk adı İttihad-ı Osmanî olan bu gizli cemiyetin hedefi halkın temel hak ve özgürlüklerini gasp eden ‘istibdat’ yönetimini sonlandırmak ve imparatorluğun dağılmasının önüne geçmekti. 1902’de Abdülhamid’e muhalif güçlerin Paris’te gerçekleştirdiği kongreye tüm Osmanlı halklarını temsilen 60-70 kişi katılmış, İngiliz tipi liberalizme yakın duran Prens Sabahattin kongre başkanı seçilmiş, Ermeni Ahoranyan ve Rum Satus ise yardımcılıklara getirilmişti. Ama kongre başarıya ulaşamadı ve Prens Sabahattin’in grubu Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyetçilik Cemiyeti adında bağımsız örgütlenmeye gittiler.
Jön Türklerin ilham kaynakları arasında 1789 Fransız Devrimi’nin önemli bir yeri oldu. Örneğin 1908’in ‘Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet’ şiarı (Jön Türkler buna bir de ‘Adalet’i eklemişlerdi) Fransız Devrimi’nin ‘Liberté, Égalité, Fraternité’ sloganından ödünç alınmıştı. Jön Türkler gerek okudukları okulların pozitivist programlarından, gerekse sürgünde bulundukları sıralarda gözlediklerinden dolayı Fransız Devrimi’ni oldukça iyi tanıyorlardı. Fransız Devrimi’nin en önemli hedefi ‘Aydınlanma’ düşüncesini yaşama geçirmekti. ‘Aydınlanma’ insanoğlunun tüm korkularından ve doğadan akıl yoluyla özgürleşmesini ve böylece yeryüzünü kontrolü altına alabilmesinin kod adıydı. Aslında ‘Aydınlanma’ ile birlikte, daha önce ‘bir önceki duruma geri dönme’ anlamını taşıyan ‘devrim’ kavramı radikal bir dönüşüm geçirmişti. Bundan böyle ‘devrim’ artık ‘eskisi ile aynı olmayan daha ileri bir aşamaya gitmekti’. Bu yeni durumda, insanın ve onun doğuştan sahip olduğu temel hakların büyük önemi vardı. Nitekim 1789 ve 1793 bildirgelerinin temelini bu kavramlar oluşturdu. Ancak 1793-1794 yılları arasında yaşanan ve tarihe ‘Terör Dönemi’ olarak geçen dönemde başvurulan ‘devrimci şiddet’, Aydınlanma felsefesinin temellerine büyük bir darbe vurdu. ‘Jakobenler’ sadece ‘iç düşman’a karşı değil, aynı zamanda dış düşmana karşı da şiddeti tırmandırdılar. Zorunlu askerlik uygulaması bu dönemde başladı ve Fransa’da federalist talepler tırmandığında hükümetin ilk işi İspanya’ya karşı savaş ilan etmek oldu. Böylece bireyin üstünlüğü fikri, ‘millet’ fikri ile karışmaya başladı. Bir süre sonra ‘millet’ siyasi iktidarın ve meşruiyetin kaynağı haline geldi ve içte baskı ve dışarıda egemenlik kurmak, ‘milletin bekası’ sorununa çare olarak sunuldu ve giderek insan hakları kağıt üzerinde kalmaya başladı.
Devrimci ideallerdeki bu dönüşüm Jön Türklere uygundu, ama devrimin ‘geniş halk kitlelerine dayanması’ ve ‘kanlı’ olması fikrini sevmemişlerdi. Çünkü onlara göre halkın işin içine girmesi, Osmanlı İmparatorluğu gibi son derece hassas dengelere dayanan bir yapıda, etnik ve/veya dinsel çatışmalara yol açabilir, böyle bir çatışma merkezi zayıflatabilir, bunu fırsat bilen büyük devletler azınlıkların haklarını koruma bahanesi ile imparatorluğa müdahale edebilirlerdi.
‘HALKSIZ VE KANSIZ’ JAPON DEVRİMİ . Jön Türklerin beğendiği ‘devrim’ çok uzak bir ülkede, Japonya’da 1868’de İmparator Meiji tarafından başlatılan anayasacı reform hareketi idi. Tarihe ‘Meiji Restorasyonu’ diye geçen hareket sayesinde Japonya, 30 yıl gibi kısa bir sürede ordudan sanayiye, bilimden sanata, ekonomiden eğitime, velhasıl hayatın tüm alanlarında büyük bir modernleşme hamlesini gerçekleştirmişti. ‘Aydınlanmış’ ‘milli’ bir liderin önderliğinde gerçekleştirilen bu hareket, geniş halk kitlelerinin katkısı olmaksızın başlamış ve kan dökülmeden sürdürülmüştü. Batılılar tarafından ırksal sınıflandırmanın en altına yerleştirilen sarı ırktan bir halkın bu kadar kısa sürede Batılı anlamda ‘medenileşmesi’ ve ‘ilerlemesi’ Jön Türkleri çok etkilemişti. Jön Türklerin ‘halksız ve kansız’ Japon modeline hayranlığı, 1904’te Japonların toprak talebi ile Rusya’ya savaş ilan etmesi ve 1905’te savaştan galibiyetle ayrılmasıyla pekişecekti. Olay etkileyiciydi, çünkü Japonların yendikleri Ruslar Türklerin kadim düşmanıydı. İkincisi, Japonya aynen Osmanlılar gibi ‘Asyalı’ bir güç idi. Yendiği Rusya ise kendini ‘Avrupalı’ sayıyordu. Üçüncüsü Japonya küçük bir ada ülkesi idi, Rusya ise iki kıtaya yayılmış bir devdi ve güçlü bir ordusu ile güçlü bir donanması vardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.