
Üç hafta aradan sonra merhaba! Gazetede yokluğuma dair (ilk hafta internetteki kısa not dışında) bir açıklama olmadığı için merak edenler oldu, maille veya şahsen soranlara açıklama yaptım. Bir de genel açıklama yapayım: Çeşitli nedenlerle yapmaktan kaçındığım bir işe soyundum: Taraf’ta, AGOS’ta ve başka mecralarda yayımlanan yazılarımdan kitap hazırlamaya çalışıyorum. Bu nedenle böyle uzun izin almıştım, yoksa dinlenmek için değil. Eğer bir aksilik olmazsa, 1876-1922 arasına dair yazılardan oluşan ilk kitap önümüzdeki ekim ayında Profil Yayıncılık’tan çıkacak. İkincisi herhalde önümüzdeki baharı bulur.
Bu üç hafta içinde Türkiye’de ve yurtdışında çok önemli olaylar yaşandı. Askerin siviller üzerindeki kadim vesayetini kırma yolunda önemli bir merhale aşıldı. Ancak YAŞ toplantısının hemen ardından yapılan devlet zirvesinde Kürt Meselesi’nin eskiden olduğu gibi ‘Terörle Mücadele’ başlığı altında değerlendirildiği söylentilerini duyunca, acaba fazla mı iyimserim diye düşündüm. Bekleyip göreceğiz.
Bu hafta, devlet zirvesinde buluşan eşhasa, Kürt Meselesi’nin tarihçesinde önemli bir kilometre taşı olan 1934 İskân Kanunu’nu anlatmaya karar verdim, çünkü ettikleri laflardan bu ve benzeri kanunlardan haberleri olmadığı sonucuna vardım. Var da böyle konuşuyorlarsa pes doğrusu...
***
1925 tarihli Şeyh Said İsyanı’ndan sonra hazırlanan Şark Islahat Planı’nın bir parçası olarak 1927’de çıkarılan bir sürgün kanunu ile Diyarbakır ve Bayazit (Ağrı) Vilayeti’nden 1400 kişi batıdaki illere sürülmüş, bunların yerine Dobruca’dan, Bulgaristan’dan, Kıbrıs’tan, Kafkasya’dan gelen Müslümanlar yerleştirilmişti. Aynı yıl bir çeşit ‘olağanüstü hâl valiliği’ olan ‘Umumi Müfettişlik’ kurumu oluşturuldu ve ülke beş müfettişlik bölgesine ayrıldı. Başlarına da rejimin en has adamları atandı. Ama bu ‘tedbirlere’ rağmen 1927-1930 arasında Ağrı İsyanı önlenemedi. İsyanın kanlı biçimde bastırılmasından sonra hem ‘Kürt Meselesi’ni halletmek hem de Türkiye’ye dalgalar halinde gelen Müslüman muhacirlerin iskân sorunlarını çözmek için bir ‘İskân Kanunu” hazırlandı. Tasarı ilk kez 5 Mayıs 1932’de TBMM’ye sunuldu. Tasarı üzerinde tartışmalar yapıldıktan sonra ‘Muvakkat Encümen’e havale edildi, altı ay sonra encümen raporunu Meclis’e sundu.
Türk ırkının hasletleri
Raporda ve tasarı üzerinde yapılan konuşmalarda 1930’lara damgasını vuran Türk Tarih Tezi’nin temaları egemendi. Yani “Türk soyunun özlü ve köklü yaratılışında ‘Efendi yaşamak’ düsturu” vardı. “Başkalarının esiri olmamak, başkalarına boyun eğmemek Türk ırkının iki asli özelliği” idi. “Türk ırkı gittiği her yere medeniyet ışığı götürmüştü.” “Türkiye Cumhuriyeti de aynı ırkın kafa gönül ve dil birliğine sahip çocukları olarak gördüğü Türkleri yüceltmeyi ülkü edinmişti.”
Bu nedenle “Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmişti. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun onlara verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermişti. Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türküm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıydı. Burada devlet, hiçbir Türk’ün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemezdi!”
Tasarıya nihai şekli altı aylık bir çalışmadan sonra verildi. 27 Mayıs 1934’te Dâhiliye Vekili Şükrü (Kaya) Bey, TBMM üyelerine yaptığı konuşmada kanunun dört amacından söz etmişti. Bu amaçlardan birincisi nüfusla, ikincisi muhaceretle, üçüncüsü içerdeki seyyar aşiretlerle, dördüncüsü ise topraksız ve başkalarının toprağında çalışan topraksızlarla ilgiliydi. Şükrü Bey sözlerini “Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapacaktır” diyerek yoğun alkışlar içinde noktalamıştı.
‘Soy’ değil ‘ırk’
TBMM’deki uzun görüşmeler sırasında milletvekilleri de basın da, kanunun içeriği üzerinde durmadı. Tartışmalar daha çok terimler üzerinde (örneğin ‘muhacir’ yerine ‘sığnak’, ‘kültür’ yerine ‘ekin’, ‘iskân’ yerine ‘yerleştirme’ mi demeli gibi) oldu. Bu anlaşılırdı çünkü o yıllarda öztürkçecilik modası vardı. Terim tartışmalarından en önemlisi ve içerikle ilgili tek tartışma, ise ‘soy’ ve ‘ırk’ kelimeleri üzerinde oldu. Kemalist rejimin ilk siyasi etnologu sayılabilecek Muş Milletvekili Hasan Reşit (Tankut) Bey, kanunun 12. maddesi tartışılırken “Bu çok mükemmel kanunda ‘soy’ kelimesi birkaç defa tekerrür etti (tekrarlandı). Bendenizin anladığıma göre soy kelimesile ‘ırk’ demek isteniyor. Eğer böyle ise bu kelimenin burada kullanılmamasını rica ederim (...) Türkiye hududu haricinden Türkiye’ye gelen ve Türk harsına (kültürüne) tabi olmayan insanlar ırkan Türk demektirler. Fakat Türk kültürüne tabi olmadıkları için Türkçe konuşmuyorlar. Esasen bunlar bizim öz kardeşimiz demektir. Rica ediyorum soy kelimesi yerine Türk dili ve Türk kültürü kelimesi konulsun.”
Dâhiliye Vekili Şükrü Bey geri adım atmadı çünkü kafası gayet netti: ‘Soy’dan kastın ‘ırk’ olduğunu, çünkü ‘soy’un aile anlamına geldiğini, bu yüzden ‘soy’ yerine ‘ırk’ı kullanmanın daha doğru olacağını söyledi. Oylamada Hasan Reşit Bey’in ‘soy’ yerine ‘Türk kültürü, Türk dili’ terimlerinin kullanılması teklifi reddedildi ve ‘ırk’ kelimesinin kullanılması kararlaştırıldı. Dahası, kanunun başka yerlerinde geçen ‘soy’ kelimeleri de ‘ırk’ olarak değiştirildi. Yani Hasan Reşit Bey’in iyi niyetle başlattığı tartışma ırkçıların pozisyonlarını tahkim etmeleriyle sona erdi. Böylece, 1924 Anayasası’nın 88. maddesindeki “... herkes Türk ıtlak olunur” ifadesindeki Türk’ün neyin adı olduğu bir kez daha anlaşıldı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.