2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında, galeyana gelen/getirilen Sünni halk kitlelerinin, devletin ve kamuoyunun gözleri önünde, Madımak Oteli’ni yakması ve 33 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanın ölümüne sebep olmasının acısı hâlâ geçmedi. Bu olayla ilgili sorunlar, sorular, beklentiler pek çok yetkin yazar tarafından ayrıntılı olarak ele alındığından, ben bu haftayı Sivas Katliamı’na değil, bu ve benzeri nice olayın arkasındaki siyasal ve toplumsal psikolojiyi anlamamıza yardımcı olacağını düşünerek, Cumhuriyet tarihinin bir başka yüz kızartıcı olayına ayırdım.
Otoriter dönem
Bundan 76 yıl önce Trakya’da yaşananlara geçmeden önce, o günlerin siyasal atmosferine göz atalım. İki dünya savaşı arasındaki yıllar, insanlık tarihi açısından çok karanlık yıllardır. Yaklaşık 30 yıl süren bu dönemde, dünyada ciddi bir demokrasi krizi yaşanmış, 1920’lerde dünya yüzünde 35 anayasal ve seçilmiş hükümet varken bu sayı 1938’de 17’ye düşmüş, 1944’te ise tüm dünyadaki 64 ülkenin ancak 12’si anayasal bir demokrasi ile yönetilir olmuştu. Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’da, arka arkaya faşist rejimler kurulmaya başlarken, Türkiye’de de durum hiç parlak değildi. 1923’ten beri kesintisiz süren otoriter tek parti rejimine, Fethi Bey’e kurdurulan Serbest Fırka ile kısa bir ara verilmişse de, demokrasinin iktidarı elinde tutan güçler açından nasıl tehlikeli bir şey olduğu kısa sürede fark edilmiş, parti kendini feshe zorlanmıştı. 1931’de Mustafa Kemal’in en yakın adamlarından Falih Rıfkı (Atay), Türkiye için istediği rejimi şöyle özetlemişti: “İnkılâp fırkasını komünist ve faşist, yani eski bir nizamdan yeni bir nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek alarak kurmak...”
Hakikaten de 1931’de yapılan CHF (CHP) Büyük Kongresi’nden itibaren Genel Sekreter Recep (Peker) Bey’in önderliğinde faşizan örgütlenmelere hız verildi. 1932 yılı temmuz ortalarında orta ve yükseköğretimde görev yapan öğretmenler Ankara Halkevi’nde Türk Tarih Tezi’ni öğrenmek üzere bir kursa çağrıldılar. 26 Eylül 1932’de I. Türk Dil Kurultayı toplandı ve “Türk dilinin ulus dili olması” konusunda radikal adımlar atılmaya başladı.
Mussolini korkusu
1934 başlarında, İtalya’nın faşist lideri Mussolini’nin Afrika ve Asya’ya yönelik planlarının bir parçası olarak Ege Adaları’nı silahlandırmaya başlaması, başta Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan olmak üzere Balkan ülkelerinde hareketlenmeye neden olmuş, yönetim kademelerinde ciddi bir Alman sempatizanlığının yaygın olduğu Türkiye de, olası bir savaşa hazırlık yapma ihtiyacı hissetmişti. Bu amaçla, 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın şartlarından biri olan Boğazların silahsızlandırılmasından vazgeçmenin yollarını aramaya başlamıştı. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Avrupa ülkeleri nezdinde girişimlerde bulunurken, 19 Şubat 1934 tarihli bir kararname ile Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale mıntıkalarını içine alan “Trakya Umumi Müfettişliği” adıyla ikinci bir müfettişlik kurulmuş, başına da 1925’te yaşanan Şeyh Said İsyanı’ndan sonra 1927’de Doğu Anadolu’da kurulan Birinci Umumi Müfettişliği beş yıl süreyle yürüten Dr. İbrahim Tali (Öngören) getirilmişti.
İskân Kanunu çıkarılıyor
14 Haziran 1934’te “tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket” yaratmak amacıyla ülkeyi “Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen mıntıkalar”, “Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan mıntıkalar”, “Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamete yasak mıntıkalar”a ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu kabul edildi. Kanun’un 9. maddesinde “casuslukları sezilenleri sınır boylarından uzaklaştırmak” konusunda Dahiliye Vekili yetkili kılınmıştı. Esas amacın, en son 1930 yılında Ağrı’da isyan etmiş Kürtleri ülkenin değişik yerlerine dağıtarak eritmek, onların yerlerine de Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman Türkleri iskân etmek olduğu anlaşılıyordu ama ‘casusluk’ maddesi hükümete, çeşitli nedenlerle istenmeyen unsurları tasfiye etme konusunda önemli bir kolaylık sağlıyordu.
Yahudilere ‘beşinci kol’ muamelesi
21 Haziran 1934’de Soyadı Kanunu çıkarılarak ‘Türkleştirme’ harekâtına hız verilirken, Trakya bölgesiyle Çanakkale Boğazı da tahkim edilmeye başladı. Tahkimat sürerken, tarih boyunca ülkedeki tüm azınlıklara karşı kuşku duymayı adet edinmiş faşizan yöneticiler, Nazilerden esinlenerek Yahudilere karşı düşmanca davranmakta bir beis görmeyecekler, ‘beşinci kol’ olmalarından şüphelendikleri Trakya Yahudilerini bölgeden nasıl atarız diye kafa yormaya başlayacaklardı.
Yerel faşistlerin, mandıracılık ve ticaretteki başarıları yüzünden yıllardır büyük bir kıskançlık duydukları, tefecilik yaptıkları için büyük öfke duydukları, Türkçe konuşmadıkları için sadakatlerini sürekli sorguladıkları Yahudilere karşı harekete geçirilmesi hiç de zor olmadı. Önce, Edirne, Kırklareli, Keşan, Çanakkale gibi merkezler olmak üzere Trakya’nın çeşitli bölgelerinde Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye, halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye davet eden bildiriler boy göstermeye başladı. Yahudi cemaati, yerel yöneticilere duydukları endişeleri aktardılar ve koruma talep ettiler ama umursayan olmadı.
Çanakkale’de “bismillah”
İlk saldırılar 21 Haziran 1934’te, yaklaşık 1.500 Yahudi’nin yaşadığı Çanakkale’de başladı. Militanlar, alışveriş edilmesini önlemek için Yahudilerin dükkânlarının önünde nöbet tutuyor, bazı evlere, şehri terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerine dair tehdit mektupları yolluyorlardı. Durumun her geçen gün kötüye gittiğini gören Yahudiler 25 Haziran 1934 tarihinden itibaren Çanakkale ve Gelibolu’yu terk etmeye başladılar. Alelacele gitmek zorunda kaldıkları için mal ve mülklerini değerinin çok altında fiyatlarda elden çıkarmak zorunda kalmışlardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.