1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 06:20
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ 21.09.2008
Ayşe Hür
6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları Ayşe Hür - 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları
Ayşe Hür köşe yazılarını web sitenize ekleyin

Geçen hafta belirttiğim gibi, bu hafta bazı yazılarıma yönelik eleştirileri sizlerle paylaşma haftası. İlk mektubun sonundaki “Bu tekzibi yayımlamak için 48 saatiniz var. Ondan sonra adli süreç başlayacaktır” tehdidi olmasaydı da Sayın Mithat Perin’in mektubunu yayınlayacağımı bilmenizi isterim. Nitekim ikinci mektubun sahibi Mehmet Arif Demirer’in eleştirilerini kendiliğimden yayınlıyorum. Çünkü, DP’nin Münakalat (Ulaştırma) Vekili Arif Demirer’in oğlunun 6-7 Eylül yorumundan haberdar olmanızı istedim. Her iki mektupta katılmadığım çok şey var ancak üzerine düşüneceğim iddialar da var.

“Eğitimli bir profesyonel tarihçi, geçmiş gerçekliğin bütün ulaşılabilir kaynakları üzerinde eleştirel olarak çalışmaya devam eder... Tarihyazımının tarihinde gördüğümüz, belki de, süregiden bir diyalogdur ve bu diyalog hiçbir zaman nihai noktaya ulaşmamakla birlikte, bakış açısının genişlemesine katkıda bulunmaktadır.” (Georg G. Iggers, Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı, Tarih Vakfı Yurt Yay., 2000, s. 13 ve 15.) Iggers’in dediklerine yürekten katılan biri olarak, itirazlar arasında haklı olduğuna kanaat getirdiklerim olursa, bunları sizlerle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz.

DOSTÇA ELEŞTİRİ . Ardından ‘İzmir Yangını’ yazısında sözünü ettiğim Mehmet Coral’ın mektubu geldi. Mehmet Bey’le pek çok konuda farklı düşünüyorduk ama yazışmalarımız sonunda aynı malzemelerden hareket edilse bile, hem farklı tarih okumalarının mümkün olduğunda, hem de tarihin tabulaştırılmaması gerektiği konusunda anlaştık. Dolayısıyla kendisinin mektubunu yayınlamama gerek kalmadı. Ancak Mehmet Bey, yazının web sayfasındaki uzun versiyonunda ‘İzmir’in tanınmış doktorlarından’ dediğim Garabet Haçeryan’ın aslında İstanbullu olduğunu ve Çanakkale Savaşı’ndan sonra İzmir’e geldiğini; Smyrna 1922, Destruction of a City kitabının yazarı Housepian’ın ön adının Margaret değil, Marjorie olduğunu söyledi ki, çok haklıydı. Bu yanlışlarım için özür diliyorum.

EKSİKLER . Mehmet Bey, ayrıca 1909’da Aydın’da doğan, 1922’den sonra Anadolu’dan göç etmek zorunda kalan Rum-Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’nun Türkçe’ye Benden Selam Olsun Anadoluya (Alan Yayıncılık, 1996) adıyla çevrilen eseri ile çağdaş Yunanlı yazar Kozmas Politis’in Yitik Kentin Kırk Yılı (Belge Yayınları, 1994) adlı eserinden söz etmememi de eleştiriyordu. Bu eserlerden, her ne kadar tanıklıklardan süzülseler de, birer roman olduklarından söz etmemiştim. Yoksa, iki yazarın anlattıkları benim tezimi destekler nitelikteydi. Neden söz ettiğimi daha iyi anlatmak için Dido Sotiriyu’nun 1962’de yazdığı, 1982’de Abdi İpekçi Türk Yunan Dostluk Ödülü’nü alan ve orijinal adı ‘Kanlı Topraklar Üzerine’ diye çevrilebilecek kitaptan ilgili bölümü aşağıda aktarıyorum. Ama önce ‘tekzip’ ve ‘eleştiri’ mektupları.

***

Selçuk Perin’in Mektubu

“Ayşe hanım, adım Selçuk PERİN ve İstanbul Ekspres Gazetesinin isim hakkı sahibiyim. Ben merhum Gazeteci Yazar Mithat Perin’in oğluyum, sizden yazınıza gerekli tekzibi yazmanızı ve bunu köşenizde aynı puntolarla yayımlamanızı istiyorum. Aksi takdirde Gökşin SİPAHİOĞLU ile birlikte hakkınızda yanlış bilgi yayman isimleri lekelemekten ve davacı olacağımızı bildirmek isterim. 

Öncelikle İstanbul Ekspres gazetesi bir bulvar gazetesi değildir, hiç bir zaman da olmamıştır. Türkiye’nin ilk akşam gazetesi olup Türk gazeteciliğine mizanpajı, birinci sayfada fotoğrafı getirmiş, Abdi İpekçi, Oğuz Seren, Ergil Tezerdi, Ali ORALOĞLU, Gökşin SİPAHİOĞLU, Özkan ... ve diğerlerinin mesleklerini en iyi seviyeye çıkardıkları bir okul olmuştur. 

Yazınızdaki hatalara gelince:

1. Haber TRT İstanbul radyosu tarafından ilk defa olarak saat 11:00 AA’ya atfen verilmiş ve annem tarafından gazeteye uçurulmuştur.

2. O zamanlar gazetelerin kâğıt stoku yapacak ne paraları ne de imkânları vardı. Neden mi? Çünkü gazete kâğıdı ithal idi ve karne ile gazetelere verilirdi.

3. Babam gazetede değil idi ve Yazı işleri müdürü olan Gökşin SİPAHİOĞLU dönmüş olan gazetenin birinci sayfa kalıbını değiştirmiş ve baskıya vermiştir. Bunu da ilk haberi vermiş olan Anadolu Ajansını arayıp teyit ettirdikten sonra yapmıştır.

4. O gün 300.000 adet gazete basılmamıştır. Rakam 230.000 civarındadır ve babam dönmekte olan gazetenin kâğıdını yırtarak baskıyı durdurmuştur, çünkü ertesi günün gazete kâğıdını garantilemek zorundadır.

5. Dediğiniz gibi Gökşin SİPAHİOĞLU gazetede yalnızca yazı işleri müdürlüğü görevi yapmamış ama gazeteye foto muhabiri olarak girmiştir. Görev süresi de denildiği gibi birkaç ay değil birkaç yıldır. (Ayşe Hür’ün notu: Yazımda görev süresine ilişkin bir bilgi yoktu.)

6. Mithat Perin ve Gökşin Sipahioğlu gazetede çıkan haberden dolayı İstanbul Baş Savcılığı tarafından mahkemeye verilmiş ve bu dava İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmüş her iki sanık ta bu davadan beraat etmişler, dava Savcının isteği ile Yargıtay’a intikal etmiş ve beraat kararı onaylanmıştır. Davada Mahkeme Başkanı Saim BAŞOL ve Baş Savcı da EGESEL’dir.

7. Mithat Perin aynı davadan Yassı ada mahkemelerine de yargılanmış ve orada da beraat etmiştir.

8. Mithat Perin’e vurmuş olduğunuz damgalardan birisi de MİT’e olan yakınlığıdır. Kendisinin MİT ile yakınlığı sokakta gezen insanlardan fazla olmamıştır.

Bu noktalardan yola çıkarak araştırmanızda vermiş olduğunuz Kaynakça içerisinde de eksik bilgiler veya taraflı bilgiler olduğunu kabul etmek zorundasınız.

6-7 Eylül olayları sırasında ben beş yaşında idim ve bunu çok yakinen yaşadım çünkü O gayr-ı Müslimler içerisinde arkadaşlarımın babaları, anneleri ve hatta işyerleri vardı. Siz kaç yaşında idiniz. Yaşadınız mı bunları? Sizin babanız bu şekilde gazeteci olduğu için suçlandı mı?

Bu tekzibi yayımlamak için 48 saatiniz var. Ondan sonra adli süreç başlayacaktır.

Saygılarımla, Selçuk Perin.”

***

  

Mehmet Arif Demirer’in Mektubu

“Ayşe Hanım, yazmadıklarınız ya da yanlış yazdıklarınız ile Yunan derin devletine ilişkin iddialarım şunlar:

1. Dünyanın ilk terör örgütü olan Rum EOKA, Kıbrıs’ta 1 Nisan 1955’ten itibaren kalleşçe (arkadan) İngiliz askerlerini ve Ada’nın polislerini katletmeye başlamıştı. Ada’daki polislerin çoğu Kıbrıslı Türklerdi. Bu durum, Kıbrıs’ta iki toplum arasında gerginlik yaratmıştı. Sonuçta gözler İstanbul’daki 90 bin Rum ve Yunan uyruklu hemşerilere çevrilmişti.

2. Kıbrıs’ta aniden oluşan bu gergin ortamdan telaşlanan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’da 29 Ağustos – 7 Eylül tarihlerinde toplanacak bir üçlü konferansa davet etmişti.

3. Devlet Vekili (Dışişleri Bakanı değil) Fatin Rüştü Zorlu başkanlığındaki Türkiye heyeti 25 Ağustos günü Londra’ya hareket etmeden önce, 24 Ağustos akşamı, Menderes Liman Lokantası’nda bir konuşma yapmış ve hiçbir köşe yazarının alıntılamadığı şunları söylemişti: “Baksınlar, görsünler; memleketimizdeki Rum vatandaşlarımızla ne derecelere kadar kardeşçe ve hepimiz aynı vatanın çocukları olmak bahtiyarlığı içinde yaşamaktayız.” İki gün sonra İsmet İnönü’nün ULUS gazetesinde yayımlanan açıklaması: “Hükümetle Beraberiz” (ULUS, 26 Ağustos 1955). Bugün sizler bu konuşmayı okumadan eleştiriyorsunuz.

4. Londra Konferansı’nda Türkiye’nin yeni Kıbrıs tezi açıklanmıştı: “İngiltere Kıbrıs’da hükümranlık haklarından vaz geçerse, Lozan Antlaşmasına göre Ada eski sahibine döner. Yunanistan Kıbrıs konusunda taraf değildir. Aksi takdirde Lozan’ı masaya yatırırız.”

5. Bu tez Türkiye ve yabancı basında çok olumlu karşılanmış, İngilizler de tezimizi olumlu bulmuşlardı. Konferans’a 2 Eylül cuma günü ara verilmişti. Yunan Heyeti apar topar Atina’ya dönmüştü. O hafta sonu Yunan derin devleti fazla mesai yapmıştı çünkü 3 Eylül tarihli Atina gazetelerinde şu manşet vardı: ‘Kıbrıs’ı kaybettik.’

6. 5-6 Eylül gecesi saat 4:00’te Selanik’te ATATÜRK Müzesi’nin avlusunda acemice yapılmış bir bomba patlamış, binanın birkaç camı kırılmıştı.

7. Türkiye Radyoları bu olayı 6 Eylül günü 13:00 haberlerinde 8. sırada heyecansız bir şekilde duyurmuştu. (Bu haberin belgesi vardır) Haberin içeriği İstanbul Ekspres’ten çok farklıdır.

8. İstanbul Ekspres gazetesi yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu, saat 13:30’da gazetenin sahibi Mithat Perin’i telefonla aramış ve ikinci baskı yapmak istediğini, 300 bin basacağını ve kağıt almak için nakit para istediğini bildirmişti. Perin, 28 Ekim 1994 günü bana Bebek’teki evinde (eşi de orada idi) Sipahioğlu’nun o gün çok ısrar ettiğini, büyük bir gazetecilik başarısı olacağını söylediğini açıklamış ve ben bunu 1995 yılı Temmuz ayında yayımlanan ilk kitabımda aynen yayımlamıştım. Kitabın birer suretini Perin’e ve Sipahioğlu’na göndermiştim. Kendilerinden herhangi bir tekzip ya da düzeltme talebi almış değilim.

9. Perin, saat 16:30’da gazeteye gittiğini, basımı devam etmekte olan ve o saate kadar 150 bin adedinin sokaklarda satıldığını öğrendiği gazetenin basımını, “bobini yırtarak” durdurduğunu, “Bu iş kötü. Ortalığı karıştırabilir” diye düşündüğü söylemiştir. Sipahioğlu’nun ise böyle bir kaygısı olmamıştır. Sipahioğlu bastığı gazetenin bir dinamit olduğunun farkında değil(miy)di.

10. Yazılarınızda, gazeteci Hikmet Bil’in Menderes ile tanıksız bir görüşmesine dayalı olarak yazdıklarını sizler değişik biçimlerde aktardınız. Bil’in iddiasının aslı: “Biraz önce Zorlu’dan bir mesaj aldım. Çok zor durumda imiş. Yardım istiyor. Bir demarş yapmak istiyorum.” Eğer o günün gazetelerini, örneğin ULUS hatta AKİS’a kısaca bir göz atmış olsa idiniz bu iddianın ne kadar temelsiz ve gerçeklerle taban tabana zıt olduğunu görürdünüz.

11. 8 Eylül günü Konferans bir Sonuç Bildirisi yayımlayarak sona erecekti. Bu bildiride Kıbrıs konusunda sadece İngiltere ve Türkiye’nin taraf olduğu Yunanistan’ın ise taraf olmadığı tescil ve ilan edilmiş olacaktı.

12. Konferansın Sonuç Bildiri’sinin açıklanması kimin işine gelecek, kimin işine gelmeyecekti? Bu soruyu yazılarınızda hiçbir zaman sormadınız. Siz bunun üzerinde bile durmadınız.

13. İstanbul Ekspres’in 2. Baskı’sı olayları tetikledi. Saat 18:00 – 20:00 arasında aralarında Orhan Birgit’in de bulunduğu üniversite öğrencileri Taksim’e doğru yürüdüler. Saat 20:00 – 22:00 arasında ağırlıklı olarak Cibali Sigara fabrikası işçileri ve işsiz gençler Beyoğlu’nda dükkanları tahrip ettiler. 22:00 –24:00 arasında tahrip edilen dükkanlar taşradan gelen gecekondu sakinleri tarafından talan edildi.

14. İstanbul Emniyet Müdürü, bir yazı ile Birinci Ordu’dan, 19 bin asker istemişti. Yazıda askerlerin saat 20:00’de belirlenmiş adreslerde bulunmaları isteniyordu. Askerler dört saat gecikme ile saat 24:00’de geldi ve duruma hakim oldu. 7 Eylül günü önemli bir olay yoktur.

15. 6 Eylül’den sonra Rumlar İstanbul’dan göç etmediler. 1957 seçimlerinde DP’ye tulum ve iki Rum milletvekili çıkardılar. 1959 yılında Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı ve Ada’ya barış ve bu antlaşmalara göre 16 Ağustos 1960’te Türk bayrak ve askeri geldi. Bu tarihte Zorlu ve Menderes Yassıada’da idi. 27 Mayıs Rejimi, Fuat Köprülü’nün 9 Haziran 1960 tarihli Yeni Sabah’ta yayımlanan ihbarı (“Olayları Zorlu istedi, Menderes onayladı, Gedik tertipledi”) nedeni ile Yassıada’da kendi kalemize gol atmak anlamında 11 sanık aleyhine bir dava açtı. Sanıklar arasında Bayar, Menderes ve Zorlu da vardı. Dava 5 Ocak 1961 günü Zorlu ve Menderes’in mahkumiyeti ile sonuçlandı. Köprülü’nün damadı (sağlığında yayımladığım kitap ve makalelerimde ve televizyonda yaptığım açıklamalarda “Yalancı Tanık” olarak tanımladığım) Coşkun Kırca’nın, kayınpederini teyit eden tanık ifadesi mahkeme kararının dayanağı idi. Bu karardan bir gün sonra, 6 Eylül 1955 günü DP İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü (Fuat Köprülü’nün oğlu) Devlet Başkanı Gürsel’in kontenjanından 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’e Onur Üyesi olarak girdi.

SONSÖZ: Türkiye, Konferans’ı etkilemek için nümayişler yapmayı planlamış olsa idi, herhalde, kendi tezi doğrultusunda hazırlanmakta olan Sonuç Bildirisi’nin kesinleşeceği son oturum gününü (7 Eylül) beklemez ve ne yapacak idi ise 29 Ağustos (pazartesi) – 2 Eylül (Cuma) tarihleri arasındaki hafta içinde yapardı. Bu tarihler arasında hiçbir şey yapılmadı çünkü bu tür nümayişlere zerre kadar ihtiyaç yoktu. Konferans tamamen lehimize gelişmişti. Bu nedenle Sn. Ayşe Hür’ün Hikmet Bil kaynaklı iddiaları temelsizdir. Bomba Yunanistan’da patlamıştır. Sipahioğlu 2. Baskı hakkında değişik tarihlerde çok değişik ve çelişkili açıklamalar yapmıştır. Olaylar, askerin 4 saat geç gelmesi nedeni ile boyut değiştirmiş ve kontrolden çıkmıştır. Yunan derin devleti ise kendi amaçlarına uygun eylem planını uygulamış ve uygulatmıştır.

Kaynakça: Mahmut Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları, Cem Yayınevi, 1977; Mehmet Arif Demirer, 6 Eylül 1955–Yassıada 6/7 Eylül Davası, Bağlam, 1995; a.g.y., 6 Eylül 1955 Olayları-50. Yılda Yeni Bakış–Hangi Derin Devlet?, 2006.”

***

 

Dido Sotiriyu’dan İzmir Yangını

“At kişnemeleriyle uyandık sabahleyin. Gözlerimizi ovalayarak ayağa fırladık: Türk atlıları kol geziyordu rıhtımda... Susup kaldık hepimiz. Cırlak bir çocuk sesi yükseldi o kadar:

– Ne yapacak şimdi Türkler?

İşin can alıcı tarafı buradaydı, evet: Ne yapacaklardı? Rıhtımdaki tek tük Türk evlerinin balkonlarından alkış sesleri ve ‘Yaşasın’lar yükseldi. Sonra resmi geçit de bitti ve bir ölüm sessizliği yerleşti ortalığa.

Bütün mavunaların içinde kıyıya en yakın olanı bizimkiydi; ilkin biz işittik tellalın bağırdığını...

– Ne diyor, ne diyor?

– Herkes korkmadan kıyıya çıkıp işine gitsin... diyor. Hiç kimseye en ufak bir kötülük edilmeyecekmiş!

– Zafer, herhalde insanların yüreğini yumuşatıyor... diye mırıldandı annem.

– Büyük devletlerin işi bu! Hıristiyanların kılına bile dokunulmamasını emrettiler mutlaka!

– Evet evet! Bugüne kadar dökülen kan yeter de artar bile!

– Bu kadar donanma, bu kadar savaş gemisi burada boşu boşuna mı demirlemiş bekliyor sandınız yani?

Bir tavus kuşu gibi kabarıp gülümseyerek bana yaklaşmıştı Kosta:

– Ya şimdi ne düşünüyorsun bakalım Manolaki... dedi... satın aldığım arazi hakkında? İyi mi etmişim, yoksa Teodoros’a kazıklanmış mıyım söyle?

Öylesine sevinçliydim ki, bin tane çılgınlık yapmış olsa, binini birden bağışlardım o anda!

Artık rahattık mavunada, huzura kavuşmuştuk! Kendi evimizdeymiş gibi yiyeceklerimizi koyduk ortaya: Tuzlu balıklar, yumurtalar, konserveler... ve karşılıklı kibarlık gösterisiyle birbirimize ikrama başladık.

Bu toplu sevinç havası içinde, birden acı bir çığlık koptu, sonra da bir uğultu:

– Yangın!

– Yangın var!

– İzmir’i ateşe verdiler!

Kırmızı siyah alevler yükseliyordu göğe doğru.

– Ermeni mahallesinin oradan geliyor!

– O taraftan geliyor evet!

– Gene Ermeniler ödüyor hepimiz adına!
'İzmir’i ateşe vermeleri imkânsız... Ne kazanırlar İzmir’i yakmakla? Şehir şimdi onların zaten!

Evet, ama biz ne kazanmıştık çekilirken Türk köylerini ateşe vermekle? Yangın gittikçe yayılıyordu. Her sokaktan, her delikten fırlayan, dehşetten çılgına dönmüş yüz binlerce insan, bir anda rıhtıma doğru hücuma kalkmıştı:

– Allahım imdada yetiş!

– Kurtarın bizi!
– Acıyın bize!

Gittikçe daha fazlalaşıyor kaçanlar. İnsanlar birbirinden seçilmiyorlar artık. Ne ilerleyen ne duran, gittikçe kabarıp dört bir tarafa taşan, simsiyah bir ırmak görüyorum sadece. Önde deniz var, arkada ateş ve ölüm! Şehrin dibinden doğru, insanların paniğe kapılmasına neden olan bir uğultu geliyor:

– Boğazlıyorlar bizi!

– Merhamet!

Ve deniz, artık bir set olmaktan çoktan çıkmıştır: Binlerce insan denize atılmakta ve boğulmaktadır artık. İnsan leşleri yarışmaktadır suda. Sokaklar dolmakta, boşalmakta, yeniden dolmaktadır. Gençler, ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar birbirini çiğnemekte ve ölmektedirler. Saldırmalar, süngüler durmadan işlemekte, tüfekler durmadan çalışmaktadır:

– Vurun keratalara!

Akşam karanlığında bir kat daha artmıştı çığlıklar. Sadece, savaş gemilerinin projektörleri, rıhtıma çevrildiği zaman, boğazlaşmaya bir an için ara veriliyordu...

Mavunaya ölmeden erişebilenler, çeşitli mahallelerdeki durumu bir bir anlattılar: Pehlivan’ın adamlarıyla Nureddin Paşa’nın askerleri, önlerine çıkan bütün ev ve dükkânları talan etmekte, yakıp yıkmaktaydılar; henüz ölmemiş erkeklere işkence ediyor, papazları kiliselerde çarmıha geriyor, dayakla yarı ölü hale getirdikleri genç kız ve delikanlıları, mihrabın üzerine uzatıp, ırzlarına geçiyorlardı. Bir baştan öbür başa bütün şehirde, Türk bıçağı habire vuruyor, vuruyor, vuruyordu...

Yangın, gece boyunca devam etmişti. Duvarlar devrilip yıkılıyor, camekanlar uçuyordu havaya, her şeyi yutuyordu alevler, ne varsa eritip yoğuruyordu... Yüzyıllar boyunca göz nuru ve alın teri dökerek ne kurduysa insanlar... Ev, fabrika, okul, tapınak, müze, hastane, kütüphane, tiyatro namına ne yaptılarsa, yanmış, yıkılmış ve sadece bir kül yığını kalmıştı geriye. Simsiyah bir duman ve yanık kokan bir kül yığını!

Dünya başımıza yıkılmıştı işte! İzmir, perişan olmuştu! Ve İzmir’le birlikte bizim de bütün hayatımız!.. Ürkmüş kuş yavruları gibi yüreklerimiz, ümit etmeyi çoktan unutmuşlardı. Amansız bir yıkıcıydı korku; insanları pençesine geçirmiş, yerle yeksan etmişti. Ve ölümü bile yenip susturmuştu sonunda...

Ölümden korkmuyordu artık insanlar; korkudan, terörden korkuyorlardı. Bir hamur yoğurur gibi yoğuruyordu işte insanlığı. Elbiselerden başlıyor, gelip yüreklere yerleşiyordu. Ve emrediyordu o amansız sesiyle: Diz çök Gavur! Çöküyorduk. Soyun Gavur! Soyunuyorduk. Bacaklarını aç Gavur! Açıyorduk. Oyna Gavur! Oynuyorduk. Tükür şerefine, tükür vatanına Gavur! Tükürüyorduk. Allahını inkar et Gavur! İnkar ettik onu da...

Peki ya koruyucularımız ne yapıyorlardı? Ne yapıyordu şeritleri altın yaldızlı amiraller, nazenin diplomatları İtilaf Devletleri’nin, güngörmüş konsülleri? Kameralar yerleştiriyorlardı gemilerin güvertesine ve boğuşmayı filme alıyorlardı! Marşlar çaldırıyorlardı bandolarına, oyun havaları çaldırıyorlardı... ıstırap çığlıklarıyla dualar, tayfalarının kulaklarını tırmalamasın diye! Oysa, ihtar mahiyetinde bir top atışı, bir tek emir... zincirini koparmış saldırganları darmadağın etmeye yeter de artardı belki... Ama yapılmadı o top atışı, o emir verilmedi!” (Benden Selam Söyle Anadoluya, s.220-223)

(Not: Mehmet Coral da kitabına Nureddin Paşa’yı ve Türkleri suçlayan bölümleri almamış.)

 

Diğer Ayşe Hür Makaleleri:
  1. Yine, yeni, yeniden arabesk - 29.08.2010
  2. İstanbul depremini beklerken - 22.08.2010
  3. ‘Kendi kaderini tayin hakkı’ kandırmacası - 15.08.2010
  4. Siyasete kısa bir ‘atletizm arası’ - 08.08.2010
  5. Tarih tekerrür eder mi? - 01.08.2010
  6. Bir Osmanlı kimliği: Rûmîlik - 25.07.2010
  7. Kıbrıs’ı İngilizlere kim verdi - 18.07.2010
  8. ‘Türk kanı’ taşımayanlar - 11.07.2010
  9. 1934 Trakya Olayları - 04.07.2010
  10. Bir kez daha ‘Kürt Meselesi’ - 20.06.2010
  11. Turnusol kâğıdı olarak Gazze - 06.06.2010
  12. Dersimiz: Demokrat Parti Dönemi - 30.05.2010
  13. CHP, ‘Yeni CHP’ olabilir mi - 23.05.2010
  14. İzmir’de ‘ilk kurşun’u kim attı - 16.05.2010
  15. Darbesiz anayasa yapmak - 09.05.2010
 Tüm makaleleri >>

 
 
Haberler:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  12 yıl önce aslında ne oldu
  Beşiktaş’tan son dakika golü
  Yobo geçmişi çoktan unutmuş
  Guus Hiddink’ten teknik açıklamalar
  Uğur İnceman imza attı
  Arjantinli, Florya’yla tanıştı
  12 Dev Adam dörtte dört yaptı, liderliği garantiledi
  Pakistanlı kriketçi rolünü de kaybetti
  Mourinho zaman istedi
  İnsanlar tırsmakta haklı
  Zorba tam bir güneş insanı
  Gabor rahatsızlandı ve yine hastanede
  Michael Douglas kanseri yenecek

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Köşe Yazısı: 6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları - Ayşe Hür
03.09.2010 06:20:30