
ABD Başkanı Obama, Haziran 2009’da Mısır’ın başkenti Kahire’de İslam âlemine sesleniş konuşmasında esas olarak demokrasiye vurgu yapmış ancak sözünün arkasında durmamış ve hileli seçimlerde Mübarek yönetiminin yanında yer almıştı. Dolayısıyla halkın 20 günlük görkemli direnişi sonunda Mübarek’in iktidardan çekilmesi, ABD’nin “ofsaytta kalmasına” neden oldu. Yemen’de ve Bahreyn’deki tutumu da iktidardan yana görünüyor.
Obama’nın Ankara Büyükelçiliği için aday gösterdiği Ricciardone’nin atanması ise, “2005-2008 arasında görevli olduğu Mısır’ın demokratikleşmesi yönünde yeterince çaba göstermediği, Ankara’ya atanması halinde hükümetin etkisinin altında kalacağı” gerekçesiyle Cumhuriyetçi Senatör Brownback tarafından uzun sure bloke edilmişti. Sonunda Obama yasama yılına ara verildiğinde, kişisel yetkisini kullanarak Ricciardone’yi atadı. Bu atama Senato yeniden toplandığında Dış İlişkiler Komitesi’nin onayına sunulacak. Dolayısıyla Ricciardone’nin basın özgürlüğü konusundaki gözüpek eleştirileri Obama yönetiminin demokrasi söylemi konusundaki şüpheleri gidermeyi amaçlıyor.
ABD’nin kötü sicilini bilenler bu tür tavırlara kuşkuyla yaklaşıyorlar, ancak günümüzde özgürlükler ve insan hakları gibi konular ulus-devletlerin iç işi sayılmıyor, sayılmamalı. Hatta bu tür konularda tepki gösterme artık bir norm haline gelmeli. Nitekim bizim yöneticilerimiz de Mısır, İran veya İsrail’deki ihlallere karşı seslerini yükseltiyorlar ve bu tavırlarıyla büyük takdir topluyorlar. Bence ABD’nin de başka ulus-devletin iç işleri hakkında görüş belirtmesinde hiçbir sakınca yok. Yeter ki, görüşleri o ülkede demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin gelişmesine katkıda bulunsun. Bu vesileyle, ABD’nin son iki yüzyıldaki dış politikalarına göz atalım diyorum.
Monroe Doktrini
ABD’nin ilk başkanı George Washington 1796 yılında kamuoyuyla paylaştığı ünlü Veda Konuşması’nda (Farewell Address) “Yabancı milletlerle olan ilişkilerimizde bizim için temel kural, onlarla ticari ilişkilerimizi mümkün olduğu kadar geliştirmek, fakat siyasi ilişkilerimizi asgaride tutmaktır. Bizim gerçek politikamız dış dünyanın neresiyle olursa olsun kalıcı ittifaklardan kaçınmak olmalıdır” demiş, Amerikalılara denizaşırı ülkelerde özgürlük için aktif olarak savaşmamalarını, bunun yerine dünyadaki baskı altındaki insanlar için bir “umut feneri” (‘beacon of hope’) olarak kalmalarını öğütlemişti. Bu tarihten sonra ABD’nin dış politikasının parametrelerini, Başkan Washington’un öğüdünü tutan Başkan James Monroe’nun adıyla anılan “Yalnızcılık” (İzolasyonizm, Tecritçilik) politikası oluşturdu. 1823’te formüle edilen “Monroe İlkeleri”ne (1852’den sonra Monroe Doktrini) göre Yeni Dünya ile Eski Dünya farklı sistemlere dayanıyordu ve iki ayrı dünya olarak kalmaları gerekiyordu. İki dünya da birbirlerinin işlerine karışmayacak, birbirlerinin hükümranlık alanlarına tecavüzde bulunmayacaklardı.
Bu politika uyarınca dikkatler kıtasal genişlemeye çevrildi. Tyler ve Polk’un başkanlıkları döneminde (1841-1849) bugün Teksas, Oregon, Colorado ve Kaliforniya diye bilinen topraklar Meksika’nın elinden bazen savaşla, bazen de parası ödenerek kopartıldı. 1861-1865 arasında yaşanan İç Savaş, kıtasal yayılmayı bir süreliğine durdurdu ve 1867’de Rusya’dan 7 milyon 200 bin dolara Alaska’nın satın alınması ve Pasifik’teki Midway Adası’nın işgali ile yetinildi.
Kıta dışına yayılma
Kıtasal sınırlara ulaşınca, Amerikan yöneticileri gözlerini kıta dışına diktiler ancak ilk adımı onlar atmadı. Alman Kayzeri II. Wilhelm, 1889’da Monroe Doktrini’nin hilafına, gözünü Samoa Adaları’na dikince ABD ile Almanya’nın arası açıldı. Bunu 1891’de Arjantin’in Falkland (Arjantinlilerin dilinde Malvinas) Adası/Adaları yüzünden, 1895’te de Venezuela yüzünden İngilizlerle savaşın eşiğine gelinmesi izledi. 1898 yılındaki İspanyol-Amerikan Savaşı sonrasında Guam, Porto Rico ve Filipinler İspanya’dan 20 milyon dolar karşılığı satın alındı, aynı yıl Hawaii Adaları ilhak edildi. Böylece ABD bir dünya gücü haline geldi.
1900’de bu politikaların yürütücüsü olan Cumhuriyetçi McKinley’in ikinci kez seçilmesi, yayılmacı politikaların halktan destek aldığını gösteriyordu. 1898-1901 arasında yedi Avrupa ülkesinin oluşturduğu orduya bir deniz birliği ile katıldı ve Çin’deki sömürgecilik karşıtı Boxer Ayaklanması’na müdahale edildi. En nihayet 1903’te Küba’nın ABD yönetimi altına alınmasından sonra bölgeyi ziyaret eden senatör Proctor, ABD’nin tecritçilik politikasından müdahale politikasına döndüğünü müjdeledi. Bunun bedeli dünya halkları için çok ağır olacaktı.
Medenileştirme misyonu
Özellikle Filipinlerde izlenen politika çok kanlıydı. Rivayete göre Filipinlerin zengin mineralleri ve tarımsal ürünlerinin farkında olan McKinley bir türlü müdahale kararı alamayınca geceleyin Tanrı ile uzun bir konuşma yapmıştı ve Tanrı ona “kahverengi ırktan olan Filipinlileri medenileştirme ve Hıristiyanlaştırma görevini” vermişti! Sonucu tahmin edebilirsiniz: 1901-1913 arasındaki işgal sırasında “kahverengi” halktan 200 bin kişi medenileşemeden öbür dünyayı boyladı.
1904’te Rus-Japon Savaşı’nda tarafsız tutum takınmakla birlikte Japonya’ya daha yakın duran ABD, 1905’te Almanların göz diktiği Santa Domingo’nun (bugün Dominik Cumhuriyeti) iktisadi kontrolü ele geçirdiğinde, Pasifik’teki yeni toprakları kabul ettirmek için Japonya’ya baskı yaptı. 1906’da Fas meselesine burun sokuldu. 1911’de Nikaragua’daki yönetim devrildi, bununla da yetinilmeyip ülke işgal edildi.
Wilson’u nasıl bilirsiniz?
Oyların Cumhuriyetçi adaylar Taft ve Roosevelt tarafından bölünmesinden yararlanarak 1912 seçimlerini kazanan Demokrat Wilson ilk bakışta Monroe Doktrini’ne geri dönüleceğini düşündürdü ama durum hiç de öyle gelişmedi. Wilson’un ilk işi “Latin Amerikalılara iyi adamları seçmeyi öğrenmek için” ABD’nin arka bahçesine askerî müdahale etmek oldu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.