Şubat 1921’de Kaçar Hanedanı’na bir darbe ile son veren Rıza Şah, Rıza Şah Krallık yeminini 15 Aralık 1925’te etmişti ama tacını ancak 25 Nisan 1926’da giyebilmişti. Türkiye, Şah’ın cülus törenine bir telgraf göndermekle yetinmemiş, değerli bir kılıçla, iki Junker savaş uçağı hediye etmişti. Türk havacıların bu uçaklarla yaptıkları gösteriler Tahran halkını büyülemişti.
İran’ın kuşkuları Türkiye’nin bu sıcak ilgisinin altında, 1921’den itibaren Ankara hükümetiyle Tahran arasında çeşitli nedenlerle yaşanan gerilimlerin izini silmek arzusu yatıyordu. Gerilim yaratan konuların başında iki ülkedeki Kürtler geliyordu. Rıza Şah, Ağustos 1925’te Tahran’a gittiği halde ancak Ocak 1926’da resmen göreve başlayabilen Tahran Büyükelçimiz Memduh Şevket (Esendal) Bey’e şöyle demişti: “Bundan üç sene evvel bir defa İngiliz Sefiri bana dedi ki ‘Türkler kendi himayelerinde müstakil bir Kürdistan yapmak istiyorlar, buna İran Kürdistan’ını da ilave ediyorlar. Bu suretle Kürdistan’ı ilhak etmiş olacaklar, sen bu hususta ne fikirdesin?’ Ben de cevaben dedim ki: ‘Ben, Türkiye Kürdistan’ını bilemem; fakat İran Kürdistan’ını da veremem. Benim başımı kesmelidir ki bunu her ne nam altında olur ise olsun vermeye razı olabileyim...” (Esendal, s.88)
Şah, daha önce de, Türkiye’nin Tahran ataşemiliteri Binbaşı Hüsamettin (Tugaç) Bey’e, şunları söylemişti: “...Öyle zannediyorum ki Türkiye’nin İran Azerbaycan’ın da gözü vardır... Azerbaycan halkı Türk’tür. Türkiye bunu ihmal edemez. Vakıa şimdiki Türkiye böyle bir politika gütmüyor. Mustafa Kemal Paşa çok akıllı bir zattır. Fakat kendisinden sonra Türkiye yine İttihat-ı Terakki Hükümetinin siyasetini benimseyebilir. Görüyorum ki demiryolu inşaatınız iki koldan Azerbaycan’a doğru yönelmiştir. Gerektir ki, Türkiye ergeç Azerbaycan’ı alsın.” (Arar, s. 16)
Rıza Şah, Sovyet Devrimi’nden sonra Kafkasya’nın değişik bölgelerinden Türkiye’ye sığınan (başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere) Azeri milliyetçileri ve bunların Türkiye’de yayınladığı
Yeni Türkistan, Odlu Yurt, Yeni Kafkasya ve
Azeri Türk gibi dergiler yüzünden de Türkiye’nin İran’ın Azerbaycan bölgesiyle ilgili yayılmacı emelleri olduğundan kuşkulanıyordu.
Bahar havasının sonu Türkiye ise İran’ın Kürt politikasından hiç memnun değildi. Çünkü Rıza Şah, Mondros Mütarekesi sonrası Türk-İran sınır bölgelerinde hâkimiyet kurmuş olan Kürt aşiret reisi İsmail Ağa Simko’nun İran’a dönmesine izin vermişti. Gerçi, 1926’da tekrar isyan eden Simko başarısız olarak Irak’a kaçtı ama Türkiye’nin kulağına kar suyu kaçmıştı bir kere. (İsmail Ağa, 1928’de Türkiye’ye gitmek üzere Irak’tan ayrıldı ancak Türkiye’ye giremedi. 1929’da Türk-İran-Irak sınırında bir noktada İran askerlerince öldürüldü.)
Türkiye’nin İran kaynaklı transit mallara vergi koyması gibi ekonomik baskılar sonuç verdi ve Türkiye ile İran arasında Nisan 1926’da bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Antlaşma 1925’te SSCB ile Türkiye arasında imzalanan antlaşmaya benziyordu. Temmuz ayında Rıza Şah’ın sağ kolu Timurtaş ile Memduh Şevket (Esendal) Moskova’ya gittiler, beklenen üçlü antlaşma çıkmadı ama Timurtaş Ankara’ya gelip 15 gün kaldı. Fakat bu bahar havası çok sürmedi. 1927-1930 arasında öyle olaylar yaşandı ki, hem Türkiye’deki ve SSCB’deki Kürtlerin kaderi değişmekle kalmadı, Türk milliyetçiliği de ırkçılığa doğru evrildi. Şimdi söz konusu döneme bakalım.
Eşkıyalık mı isyan mı? İran’daki Kürt ve Azeri azınlıklara ilişkin Türkiye’nin emellerinden kuşku duyan İran’la, iki ülke sınırının iki tarafına yayılmış Kürtlerin İran tarafından Türkiye’ye karşı kışkırtıldığını düşünen Türkiye arasındaki ilişkiler, 16 Mayıs-17 Haziran 1926 arasında yaşanan bir olayla gerilmişti. Türk resmi tarihçileri tarafından ‘isyan’ kategorisine sokulan bu olay aslında Yusuf Taşo adlı bir eşkıyanın, o sırada il olan Beyazıt’ın Muson Bucağı’na bağlı Kalecik Köyü’nden bir miktar hayvan çalarak Ağrı Dağı’na çıkmasıyla başlamıştı. Hükümet çapulcuları cezalandırmak için 28. Alay’ı görevlendirmiş ancak Alay hezimete uğramış, geride iki topunu, hayvanlarını ve eşyalarını bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, 15 Haziran’da 9. Tümen görevlendirilmiş, 17 Haziran’da Taşo ve adamları İran’a kaçtıkları için yine devleti tatmin eden bir sonuç ortaya çıkmamıştı.
Beyazıt Olayı yaşanıyor Türkiye başarısızlığın faturasını İran’a kesti. Çünkü Türkiye-İran arasındaki mevcut sınır, Osmanlı Devleti ile Kaçar Hanedanı arasında 1913’te çizilmişti ve Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı dağlarının doğu yamaçları İran’da kalmıştı. Asiler başları sıkıştığında, Dombat Vadisi’nin güneyindeki İran köylerine sığınabiliyorlardı. Türkiye yıllardır sınırı kendi isteğine göre düzeltmek için İran’a baskı yapıyordu.
13-20 Eylül 1927’de Kürtleri kovalayan Türk kuvvetleri yine başarısız olunca İran’ın Cemiyet-i Akvam’daki temsilcisi Furugi Ankara’ya geldi. Ekim ayının başında, 4.000 kişilik bir Kürt birliği, Beyazıt’ı bastı ve bazı Türk subay ve erlerini İran’a kaçırdı. Ankara’nın buna cevabı, Beyazıt’ı ilçe, Karaköse’yi (aslında adı Kızılkilise idi ama 1921’de Kazım Karabekir tarafından adı değiştirilmişti) il yapmak, Furugi’yi Kasım sonuna kadar otel odasında bekletmek ve İran’la transit ticareti kesmek oldu. Furugi sonunda pes edip Ankara’dan ayrılırken, İngiliz Elçisi’ne ‘Türkiye’de Pantürkizm zor ölür...’ diye yakınmıştı.
Şeyh Said İsyanı’nın bakiyeleri Tarihe ‘Beyazıt Olayı’ diye geçen bu yüz kızartıcı baskını aslında, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri süregelen Kürt Meselesi’nin bir parçasıydı. Bilindiği gibi, Şeyh Sait İsyanı’nın ardından ilan edilen 1925 Şark Islahat Planı uyarınca Şeyh Sait’in çocukları, Cemilpaşazadeler, Bedirhaniler gibi Kürt aristokratları, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelere sürülmüşlerdi. Bu arada, Mayıs 1926’dan itibaren Celali Halit Bey’in başkanlığındaki Yezidi, Sünni ve Alevi aşiretlerinden oluşan Celali Konfederasyonu, Ağrı Dağı’na sığınmışlardı. 1927’de ‘Bazı Şahısların Şark Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun’la sürgünün çapı daha da genişletilince, dağa çıkışlar artmıştı.
Lübnan’da Hoybun kuruluyor Aynı yıl, eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri, Şeyh Sait’in, Bedirhan Bey ve Cemil Paşa’nın çocukları ile birbiriyle didişen aşiret reislerinden oluşan karışık bir grup ve Türk istihbaratının iddiasına göre, Ermeni Taşnak Komitesi’nin bazı üyeleri, Lübnan’da Hoybun (Xoybun, Kürtçede ‘bağımsızlık’ demekti. Ancak resmî tarihçiler, örgütün adı konarken, Ermenicede ‘Ermeni yurdu’ demek olan Haybun'la ses benzerliğinden yararlanıldığını iddia ederler) adlı bir örgüt kurdular. Böylece şehirli ve kırsal kökenli grupların veya bir zamanlar fail ve mağdur olarak karşı karşıya gelen Kürtlerin ve Ermenilerin zoraki evliliği ortaya çıktı. Örgütün Kürt kanadının amacı Sevr Antlaşması’yla tanımlanan coğrafyada bağımsız bir Kürt devleti kurmaktı.
Dağda minyatür bir Kürt cumhuriyeti Hoybun’un da yönlendirmesiyle, çeşitli dönemlerde İran, Irak ve Suriye’ye kaçmış olan Kürt aydınları, aristokratları, aşiret beyleri ile İran’daki Şikan Aşireti mensupları Ağrı Dağı’na akmaya başladılar. Örgüt, dağdaki hareketi yönetmek üzere Osmanlı Ordusu’nda kurmay binbaşı olarak görev yapan İhsan Nuri ve bir grup arkadaşını gönderdi. İşte ‘Beyazıt Olayı’, İhsan Nuri ve Bireyo Haso Telli, Şemikanlı Timur, Ferzende gibi Hoybun kadrolarının ilk işlerinden biriydi.
1928’e gelindiğinde, isyancılar Ağrı Dağı’nda minyatür bir Kürt cumhuriyeti yaratmışlar, bazı iddialara göre İngilizlerin aracılığıyla Cemiyet-i Akvam’a bile başvurmuşlardı. Sarı, kırmızı ve yeşilli bayrakları,
Agri adlı gazeteleri, iyi eğitilmiş ve teçhiz edilmiş birkaç bin kişilik orduları vardı. ‘Ağrı Kürt Cumhuriyeti’ Bitlis ve Van’ı da içine alacak kadar genişlemişti.
I. Umumi Müfettişlik kuruluyor Durumun vahametini fark eden Ankara, Kürt bölgelerini kapsayan I. Umumi Müfettişliği kurarak başına İbrahim Tali’yi (Öngören) geçirdi. Bir yandan 12 bin kişilik bir kuvvet Mardin, Adana ve Diyarbakır’daki merkezlerde toplanırken, bir yandan da isyancıları ikna etmenin yolları aranıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.