
Gazetelerden okumuş olabilirsiniz, 26 Mayıs 2011 günü Brüksel’de, Avrupa Parlamentosu’nda (AP) “74. Yılında Dersim 38 Gerçeği ile Tarih, Siyaset ve Hukuk Üçgeninde Yüzleşme” başlıklı bir toplantı yapıldı. Toplantıda konuşma yapan Avrupalı ve Türkiyeli siyasetçi, gazeteci, hukukçu ve bilim insanları arasında ben de vardım. Bu toplantının ruhuna uygun olarak, bu hafta bundan 74 yıl önce Dersim’de yaşananları bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Bilindiği gibi bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan bölgenin adı bir zamanlar Dersim’di. Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak “Dirsimli” veya “Dujik/Duşik” aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi “Ekrâd (Kürtler) taifesinden” olarak sınıflandırılırdı. Dersim Sancağı 1847 yılında Erzurum Vilayeti’ne, 1859’da Harput Vilayeti’ne bağlanmıştı. Bu tarihten sonra bazen sancak, bazen vilayet, bazen mutasarrıflık olan Dersim merkezin bir türlü hâkim olamadığı bölgelerden biriydi.
Paşa raporları
Osmanlı dönemindeki ilk “Dersim Raporu” 1896 yılında hazırlandı. Bunu başka raporlar izledi. Hemen hepsi askerî komutan ya da paşalar tarafından kaleme alınan raporların ortak noktası, Dersimlilerin “vahşiler, ilkeller, cahiller, eşkıyalar, ikiyüzlüler” gibi aşağılayıcı bir dille ele alınmasıydı. Devlet için Dersimli demek kanun tanımaz, asi, otorite düşmanı, başına buyruk kişiler demekti. Devlet vergi ve asker vermekten kaçınan, merkezin atadığı memurları dinlemeyen Dersimlileri yola getirmek için nadiren ikna ve nasihati, çoğunlukla zoru seçti. Dersim’e 108 kez sefer yapıldığını söyleyen Türkçü Osmanlı aydınlarından Naşit Hakkı (Uluğ) sonucu şu veciz sözle özetlemişti: “Devlet Dersim’e sefer etmiş ama zafer eyleyememiştir!”
Dersim çıbanbaşıdır
Ama Cumhuriyet döneminin modernleşmeci kadroları, bu durumu en kısa zamanda, en az maliyetle ve en radikal biçimde halletmeye kararlıydılar. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda şöyle demişti: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır.”
1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) izlenecek yöntemi şöyle açıklamıştı: “A) Bütün Dersim’in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B) Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”
Okşamakla olmaz!
Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa’ya verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetler’in müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarıitibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.” Fevzi Paşa, Dersim’e karakol değil okul açılmasını önerenlere “Biz bunların cahilleriyle baş edemezken okumuşlarıyla hiç edemeyiz” diye karşı çıkan kişiydi.
Nitekim önce 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. Kanunun gerekçesinde Osmanlı’nın tek Türk kimliği yaratmaktaki başarısızlığı, ağalık, şeyhlik kurumu eleştiriliyor, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır. Burada devlet hiçbir Türk’ün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez” deniyordu.
Tunçeli Kanunu
Başbakan İnönü’nün 1935’te yaptığı Dersim gezisi ardından Dersim’in adını Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştiren 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunçeli (Tunceli değil ‘Tunç Eli’) İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı. Kanun uyarınca Elazığ, Tunçeli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Elazığ’da ayrıca bir de İstiklal Mahkemesi kuruldu. O yıllarda “genel valilikler” bir çeşit sıkıyönetim komutanlığına tekabül ediyordu. Bu genel valiliğin başına atanan General Abdullah Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi. Kanunun kendisine verdiği sınırsız yetkileri sonuna kadar kullanmakta kararlı olan Alpdoğan Paşa bölgedeki stratejik yerlere kışlalar ve karakollar inşa ettirince bölge Dersimliler için bir açık hava hapishanesine döndü.
Kahmut Köprüsü olayı
20/21 Mart 1937 günü, Pah Bucağı ile Kahmut Bucağı’nı birbirine bağlayan Harçik Deresi üzerindeki tahta köprünün Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve telefon hatlarının kesilmesi üzerine devlet aradığı bahaneyi buldu. Askerî harekât öncesinde havadan uçakla atılan 4 Mayıs 1937 tarihli bildiride bölge halkı teslim olmaya çağrılıyor, “Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyet’in adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyet’in kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz” ihtarı yapılıyordu.
Bildiriyle aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu’nun gizli kararında ise şöyle deniyordu: “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen (tamamen) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”
Aslında bu bildiriler etkisini göstermiş, pek çok aşiret ellerindeki silahları yetkililere teslim etmişti. Sadece Seyit Rıza’nın liderliğindeki Abbasan, Haydaran, Demenan, Yusufan ve Kureyşan aşiretleri direnme kararı almıştı.
Hükümet sözü daha fazla uzatmadı. 1 mayısta Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmaya başladı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.