
Hastalığının ağırlaşması üzerine 27 Mayıs 1938’de İstanbul’a gelen Atatürk’ün bundan 73 yıl önce, 10 Kasım 1938 günü, Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında saat 9’u 5 geçe dünyaya gözlerini yumduğunu hepimiz ezberlemişizdir. Ama ölümünden sonra olanları pek bilmeyiz. Bilmediklerimiz arasında, Atatürk’ün cansız bedeninin Anıtkabir’e gömülünceye kadarki uzun ve zahmetli yolculuğu da vardır.
Ölüm haberinin duyulmasından sonra Ankara’da telaşlı saatler yaşanmış, ancak çok kısa sürede siviller ve askerler arasında 1937 sonbaharında Atatürk tarafından kızağa çekilmiş olan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı konusunda anlaşma sağlanmıştı. 11 kasım günü İnönü Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten hemen sonra Başbakan Celal Bayar jest yaparak istifasını verdi ama İnönü şaşırtıcı biçimde Bayar’ı yeniden hükümeti kurmakla görevlendirdi. Ancak bu görevlendirmenin ömrü çok kısa olacak, İnönü kendisine yakın Refik Saydam’ı Başbakan olarak görevlendirecekti. Ömrü çok kısa sürecek olan İkinci Bayar Hükümeti ise neredeyse sadece Atatürk’ün cenaze işleriyle ilgilenecekti.
“Burası türbeye benziyor”
Bunlar olurken bir yandan da Atatürk’ün naaşı tahnit (bozulmaması için ilaçlamak) edilmişti. Çünkü hükümet henüz cenazeyi nereye defnedeceğine karar vermemişti. Hükümetin 13 kasımdaki ilk toplantısında Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp’in Ankara’daki Etnografya Müzesi’ni önerisinden başka öneri gelmeyince Atatürk’ün ‘Muvakkat Mezarı’ olarak Etnografya Müzesi’nde karar kılınmıştı. Arkeolog Remzi Oğuz Arık’a göre bunun nedeni, 1933’te müzenin inşaatını ziyaret eden Atatürk’ün müzenin kubbesinden çok etkilenerek “Burası türbeye benziyor” demesiydi. Gerçekten de Etnografya Müzesi, kiliselerde kullanılan haç tipi planla, cami ve türbelerde kullanılan kubbeyi başarılı biçimde birleştiren bir üslupla inşa edilmişti ama Doğulu havası daha belirgindi. Ancak, Atatürk’ün binayı türbeye benzetmesi iltifat değilse, cenazenin buraya gömülmesi Atatürk’ün hatırasına saygısızlık olmaz mıydı? Eğer bu bir iltifatsa Batı kültürüne hayran bir önderin ‘Doğulu’ bir binaya gömülmesi garip kaçmaz mıydı? Bu tür soruların üzerinde durulup durulmadığını bilmiyoruz. Aksine cenaze işleri için 500 bin Türk Lirası (bugünün değeriyle yaklaşık beş-altı milyon dolar) ödenek ayrıldıktan sonra tam 15 yıl sürecek bir sürecin ilk aşamasına geçilmişti.
Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Atadan’ın isteği üzerine 16 kasım (bazı kaynaklara göre 19 kasım) 1938 sabahı 8:10’da Diyanet İşleri Başkanı Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazı sonrasında (iddiaya göre cemaat ‘Allahu ekber’’ yerine ‘‘Tanrı uludur’’; ‘‘Selâmun aleyküm’’ yerine ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ demişti) cenaze Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede (Tören) Salonu’nda kurulan katafalkta konuldu ve 19 kasıma kadar halkın ziyaretine açıldı. (‘Katafalk’ önünden geçilerek saygı gösterilmek istenen cenazenin yerleştirildiği yüksekçe platform anlamına gelen Fransızca kökenli bir terimdi.) Türk bayrağına sarılı katafalk muhtemelen CHP’nin Altı Ok’unu sembolize eden altı meşaleyle aydınlatılıyordu. Cenazenin başında dördü general (Fahreddin Altay, Halis Bıyıktay, Cemil Cahit Toydemir ve Ali Sayit Akbaytogan), ikisi mehmetçik altı kişinin nöbet tutması da bu sembolizmle ilgili olabilirdi. Bu dört günde, cenazeyi 500 bine yakın kişinin ziyaret ettiği söylendi.
Chopin’in Cenaze Marşı
19 kasım günü, saat 9:22’de bir askerî araca konan cenaze yine askerî bandonun çaldığı Chopin’in Cenaze Marşı eşliğinde Tophane ve Galata Köprüsü yoluyla Sarayburnu’na doğru yola çıktı. Türk bayrağına sarılı cenaze arabasını altı at çekiyordu ama bu sefer arabaya dört değil sekiz general ile Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’ni temsil eden birer mehmetçik eşlik ediyordu. En önde Atatürk’ün İstiklal Madalyası’nı taşıyan bir general (İlyas Aydemir) yürüyordu. Yani ya sayısal sembolizmden vazgeçilmişti ya da bizim anlayamadığımız başka bir sembolizm vardı.
Törene şahit olan Fransız gazeteci Emile Bouery “Türkiye’nin eski payitahtı tanımayacak bir haldeydi. Acıyla ezilmiş tek vücut bir ulus, her tarafta bedbin insanlar, yaşlarla dolu gözler, sessiz sokaklar...” diye yazmıştı.
Sarayburnu’nda Zafer Torpidosu’na teslim edilen cenaze, oradan Yavuz Zırhlısı’na nakledilecek ve saat 13:40’ta 101 pare top atışıyla Marmara’ya doğru yola çıkacaktı. Topları atanlar Britanya, Sovyetler Birliği, Fransa, Yunanistan ve Romanya’dan cenaze için gelen gemilerdi. Bu gemiler sembolik olarak Yavuz’a kısa bir süre eşlik ettiler. Ardından cenaze tekrar Zafer Torpidosu’na aktarıldı ve torpido cenazeyi Ankara’ya taşıyacak trenin kalkacağı İzmit’e hareket etti.
Neden Sarayburnu?
Kortejin son durağının neden Sarayburnu olduğu, cenazenin neden gemiler arasında getirip götürüldüğü ya da neden Haydarpaşa’dan değil de İzmit’ten trene bindirildiği sorulabilir. Resmî tarihçilerin birinci soruya cevabı “Atatürk’ün 15 Mayıs 1919 günü Samsun’a gitmek üzere Sarayburnu’ndan yola çıkmış” olduğudur. Döküm işleri Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından Viyana’da yapılan ve 1926’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk Heykeli’nin neden daha merkezî bir yere değil de Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikildiği sorusuna da benzer cevap verilmişti. Kanımca bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim coğrafi pozisyonu ile Antik dönemde, Bizans döneminde ve nihayet Osmanlı döneminde şehrin en saygın köşesi olması burayı Cumhuriyet elitlerinin gözünde de önemli hale getirmiş gibidir. Yani ne kadar “geçmişten koptuk” denirse densin, geçmişin değerlerini bir çırpıda silip atmak zordu.
Cenazenin trene Haydarpaşa’dan değil de, İzmit’ten bindirilmesi ise denizcilik teamüllerine göre, açık denize açılmayan bir geminin 101 pare top atışıyla uğurlanmasının yakışık almamasıyla ilgili olmalıydı. Anlaşılan sırf törene görkem kazandırmak için cenaze gemiden gemiye taşınmıştı.
Yol boyu karanfiller
Sonunda İzmit’te hazırlanan özel bir trene aktarılan cenaze Arifiye, Doğançay, Geyve, Pamukova, Mekece, Osmaneli, Vezirhan, Bilecik, Karaköy, Eskişehir, Beylikahır, Sarıköy, Polatlı, Etimesgut, Gazi Çiftliği duraklarında toplanan halkın gözyaşları ve çiçek yağmuru arasından geçerek 20 kasım günü sabah 10:00’da Ankara’ya varmış, cenazeyi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve büyük bir grup milletvekili karşılamıştı..
Ancak cenaze doğrudan Etnografya Müzesi’ne götürülmedi. Önce İkinci Meclis Binası ile Ankara bürokrasisinin buluşma yeri olan Ankara Palas arasındaki yolun üzerine yerleştirilen katafalka konuldu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Binası’nın Alman mimarı Bruno Taut’un Türk mimar Mahmut Bilen’le birlikte tasarladığı katafalk 14 metre yüksekliğinde, yeşilliklerle kaplanmış dört sütunun arasına asılmış dev bir Türk bayrağının altına yerleştirilmişti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.