Geçenlerde gazetelerin iç sayfalarında küçücük bir haber vardı: “Jet sosyete ve çok sayıda manken ile armatörün katıldığı düğün partisinin 1984 yılından beri müze olarak kullanılan “Averof” Zırhlısı’nda düzenlenmesine izin verilmesi Yunan Parlamentosu’nda tartışma konusu oldu. Yunan Deniz Kuvvetleri ise soruşturma açtı. Ana muhalefetteki Yeni Demokrasi Partisi verdiği soru önergesiyle Savunma Bakanı’nın hesap vermesini istedi.”
Heyecanla referandum sonuçlarını beklediğimiz bugün, Averof’un hikâyesi ilginç olabilir diye düşündüm. Çünkü habere konu olan Averof Zırhlısı sadece Yunanistan tarihi açısından değil Osmanlı tarihi açısından da çok önemli.Söz denizden açılmışken yazının ikinci bölümünü de Osmanlı-Türk denizcilik tarihinde önemli bir yere sahip olan Gülcemal Vapuru’na ayırdım.
Kabakçı Mustafa İsyanı
Averof’un her iki devletin hayatındaki önemini anlamak için hikâyeyi biraz geriden almak gerek. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nde Batılı anlamdaki ilk modernleşme hareketleri III. Selim zamanında başlamıştı. 1804’te geleneksel bir kurum olan Tersane Amirliği kaldırılmış yerine Umur-u Bahriye Nezareti kurulmuştu. Ancak 1807 yılında, bu modernleşme hareketlerine tepki gösterenlerin destek verdiği Kabakçı Mustafa adlı bir yeniçerinin başlattığı isyan sonunda III. Selim tahttan indirilince, bu atılımlara ara verilmiş, 1827’de Osmanlı-Mısır Donanması’nın Navarin’de Fransız-İngiliz-Rus Donanması’na yenilmesinden sonra da deniz gücü diye bir şey kalmamıştı. Deniz gücünün yokluğunda ise Tunus, Cezayir ve Mısır gibi ülkelerin Osmanlı’dan kopması çok kolay olmuştu. 1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra durum değişmeye başladı. Abdülmecit döneminde Bahriye Meclisi, Abdülaziz döneminde de 30 zırhlı ve 74 ahşap gemi olmak üzere 106 parçalık bir donanma oluşturulmuştu. Bu gemilerin yapılması için harcanan büyük paralar, ileriki yıllarda, Osmanlı borçlarının büyük bölümünü oluşturacaktı.
Tersanelerde çürüyen donanma
1876’da II. Abdülhamit tahta geçtikten ve I. Meşrutiyet ilan edildikten sonra, yine başa dönüldü ve donanma ihmal edilmeye başladı. Çünkü aşırı temkinli ve kontrolcü bir padişah olan Abdülhamit, hem gemi alımını çok pahalı buluyor, hem de donanmayı kontrol edemeyeceğini düşünüyordu. Bu yüzden daha ucuz ve kontrolü daha kolay olan demiryollarına ağırlık veriyordu. Bu dönemde, Osmanlı Donanması’nın geriye kalan birkaç gemisi de Haliç ve Çanakkale’de çürümeye terk edilmişti.
1908’de İttihatçılarla Taşnakların işbirliğiyle II. Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda kalan II. Abdülhamit’in 1909’daki 31 Mart Olayı’nın ardından tahttan indirilmesinden sonra, İttihatçıların ilk işi donanmayı güçlendirmek oldu. İttihatçıların yayın organı
Tanin’de yer alan bir dilek üzerine, halktan bağış toplanarak iki kruvazör alınması ve bunlara ‘hürriyet kahramanları’ Enver ve Niyazi’nin adlarının verilmesi uygun görülmüştü.
Elde kalan İtalyan gemisi
Bunlar olurken, İtalyan Donanması, İtalya’nın Livorno şehrindeki Fratelli Orlando Kardeşler tezgâhlarına üç adet gemi sipariş etmiş, bunlardan Pizza ve Sar Giorgio İtalyan Donanması’na katıldıktan sonra, İtalyan hükümeti üçüncü gemiyi almaktan vazgeçmiş, bu gemiyi alması için Osmanlı Devleti’ne teklif götürmüştü. Ancak, hâlâ ‘donanma mı demiryolu mu’ tartışmasını bitiremeyen Osmanlı Devleti, bu teklifi reddetmişti.
Orlando Kardeşler bunun üzerine, Yunanistan’a yönelmişlerdi. Yunan Donanma Bakanı Damianos, gemiye büyük ilgi göstermiş ancak 24 milyon drahmiye denk düşen bedelini hazinenin karşılayabilmesi konusunda tereddüt etmişti. İşte o günlerde, George Averof adlı Mısır doğumlu Rum asıllı bir Osmanlı vatandaşı geminin satın alınmasında kullanılmak üzere sekiz milyon drahmi bağışladı. Bu cömert yardımdan mahcup olan Yunan hükümeti de, geri kalan parayı borç harç toplayıp, 1909 yılında gemiyi satın aldı. Bağışçısının adı verilen gemi 1910’da denize indirildi ve ilk seyahatini V. George’un taç giyme törenlerine katılmak üzere İngiltere’ye yaptı.
Bu durum Osmanlı Devleti’nde büyük bir endişe ve kıskançlık yarattı. Çünkü Balkanlarda savaş tamtamlarının çaldığı bir dönemde, Osmanlı’dan ayrılmış küçücük bir devlet olan Yunanistan, koskoca Osmanlı Devleti’nin almaya cesaret edemediği bir gemiyi satın alarak, deniz gücünde büyük bir avantaj sahibi olmuştu. Duyulan rahatsızlık öyle büyüktü ki, alelacele Almanya’dan iki gemi alındı. Ancak, Barbaros Hayrettin ve Turgut Reis adları verilen bu gemiler 18 yaşındaydılar, yani Osmanlı’yı Yunanistan’ın önüne geçirmeleri mümkün değildi.
‘Şeytan Vapur’
Nitekim bu durum kısa sürede ortaya çıktı. Osmanlı Devleti, 1908’den beri siyasi istikrarsızlık yaşıyordu, başında Trablusgarp belası vardı, Almanlar eliyle ordunun yeniden organizasyonu henüz oturmamıştı, ama Averof Zırhlısı 1912 sonbaharında patlak veren Balkan Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin yenilgisinde başrolü oynadı. Özellikle 16 Aralık 1912 tarihli İmroz, 18 Ocak 1918 tarihli Mondros Deniz Muharebelerinde, Osmanlı Donanması’nın iflahını kesti. Çünkü Osmanlı gemilerinin en yenisi saatte 16 mil sürat yapabilirken, Averof 22 mile ulaşıyordu. Osmanlı gemileri üç dakikada bir mermi atabilirken, Averof merkezî sistemli modern toplarıyla dakikada üç mermi atıyordu. Buna rağmen İmroz Muharebesi sırasında Averof isabet alarak yan yatmış, ancak Osmanlı Donanması’nın komutanları durumu fark etmeyerek, savaş alanından ayrılmışlardı. Dolayısıyla, Averof’u denize gömme fırsatı kaçırılmıştı. Daha sonra toparlanan gemi Mondros Muharebesi’nde Osmanlı Donanması’na karşı ezici bir üstünlük sağlamış, Osmanlı gemileri Çanakkale içlerine kaçmak zorunda kalmıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.