
Bir hafta önce KCK akademisinde toplumsal cinsiyet dersi veren öğretim üyesine terörist muamelesi yapacak kadar basireti bağlanan hükümet (bunu devlet olarak da okumak mümkün artık), dün “MİT yeri geldiğinde PKK ile yemek de yer” dedi diye rahatlamalı mıyız? Bir ay önce PKK’yı tasfiye etmek için sınıra asker yığacak kadar gözü kararmış olan hükümet bugün Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yi Ankara’ya davet etti diye umutlanmalı mıyız? Doğrusu, ya hükümet şizofrenik bir yarılma içinde ya da bizleri şizofrenik yapmaya çalışan bir ‘derin aygıt’ var ortada. Benzer soruları Kürt siyasal hareketi için de sormak mümkün. Aynı anda hem Meclis’e ve anayasa çalışmalarına katılmak, hem gariban mehmetçikleri, polis eşlerini, bayram alışverişine çıkmış anneleri öldürmek ancak şizofrenik bir siyasetin ürünü olabilir. Taraf da bu şizofrenik yarılmadan nasibini almış durumda. Bir yandan Nabi Yağcı gibi iflah olmaz iyiciller, bir yanda Emre Uslu gibi iflah olmaz kötücüller...
Herşey bir yana, yakın bir zamana kadar ‘aşiret reisi’ diye küçümsenen Mesud Barzani’den “Sevgili Dostum Başkan Barzani” diye söz edilmesi iyi bir şey. Ancak Ankara’nın Barzani’den beklediği şey, sadece PKK açısından değil, genel olarak Kürt toplumu açısından sindirilmesi kolay bir şey değil. Bu zor pazarlık sırasında Ankara- Erbil- Kandil- İmralı hattının kısa devre yapmamasını dileyerek, bugüne dek ihmal ettiğim Kuzey Irak Kürtleri’nin yakın dönem tarihçesine göz atmak istiyorum.
***
Osmanlı döneminde, Kuzey Irak’a El Cezire denirdi. El Cezire Vilayeti’nin (bugün Türkiye- İran- Irak sınırlarının kesiştiği noktadaki) Barzan Köyü civarında, Nakşibendîliğin Halidiye koluna bağlı Barzan Ailesi, Osmanlı Dönemi’nde Baban Emirliği’nin merkezi olan Süleymaniye’de Kadiri tarikatına bağlı Berzenci Ailesi hüküm sürerdi. Yine Kadiri tarikatına bağlı Talabani Ailesi ise Kerkük civarında yaşardı.
Nakşibendîlik-Kadirilik ilişkisi
Aslında Berzenci ve Talabani ailelerinin Şeyhi olan Halid-i Bağdadi (ö.1827), başlangıçta Kadiri iken takipçileri tarafından kurulmuş olan, 1809’da Nakşibendîliğe intisap etmiş ve Süleymaniye’de ilk Halidi tekkesini kurmuştu. Bu değişimi Berzenciler ve Talabaniler şiddetle kınamışlardı. İstanbul ise Halidileri desteklemişti çünkü Nakşibendîlik 1826’dan beri adeta resmî tarikattı. 1908’de Meşrutiyet ilan edildiğinde, Berzencilerden Şeyh Sait fırsatı değerlendirdi ve devlete isyan etti. Şeyh Sait’in Musul’da İttihatçılar’ın yönlendirdiği halk tarafından linç edilmesi üzerine oğlu isyana devam etti. Bu kişi ileriki yıllarda Kürt milliyetçiliğinin en önemli figürlerinden biri olacak olan Şeyh Mahmut Berzenci idi.
Aslında küçük bir aile Barzaniler ise ünlü Nakşibendî aileleriyle evlilik yoluyla ‘asalet sahibi’ olmuşlar ve Nakşibendîliğin devlet içindeki ayrıcalıklı konumunun tadını çıkarmaya başlamışlardı. Ancak onlar merkezin Barzan’daki aşiretlerinin yerleşik düzene geçirmek istemesi üzerine 1903 yılında isyan etmişler, liderleri Şeyh Muhammed Barzani asılarak, isyan bastırılmış, Barzan Aşireti’nin liderleri tutuklanarak bir buçuk sene Diyarbakır Cezaevi’nde tutulmuşlardı. Şeyh Muhammed’in yerine oğlu Şeyh Abdüsselam geçmişti. Kendini ‘Mehdi’ ilan eden Şeyh Abdüsselam 1907-1913 arasında bir kaç kez İstanbul’la karşı karşıya gelmiş, 1913’te İran’a sığınmış, ardından Tiflis’e geçerek Ruslar’la görüşmüş, dönüş yolunda Osmanlı askerlerine yakalanmış, Süleyman Nazif’in düzenlediği göstermelik bir mahkemeden sonra 1915’te idam edilmişti. Bu kişinin kardeşi Molla (Mele) Mustafa Barzani 1950’lerde Kürt milliyetçiliğinin bir diğer önemli figürü olacaktı. (Ankara’nın konuğu Mesud Barzani bu kişinin oğludur.)
Kerkük civarındaki Talabaniler ise, 1880’de Osmanlı Devleti’ne milliyetçi söylemle isyan eden ilk Kürt beyi olan Şemdinanlı Şeyh Ubeydullah’ın köyü Nehri’ye yerleştiği için Sadate Nehri adını alan Musul’lu bir ailenin üyeleriydiler. Şeyh Ubeydullah Nakşibendîliğin Halidiye koluna bağlıydı. Sadate Nehri Ailesi’nin şeyhliği ise aynen adı gibi soydan değil, Musul civarında yaşayan bir Kadiri şeyhinden bir zamanlar alındığı iddia edilen icazetten geliyordu. Günümüzde Irak Cumhurbaşkanı olan Celal Talabani bu ailenin üyesidir.
Sykes-Picot Anlaşması
Ortadoğu’nun siyasi haritasını oluşturmak üzere masaya oturan Fransa ve Britanya
arasında, 9-16 Mayıs 1916 tarihleri imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Suriye’nin Akka’dan itibaren kuzeye doğru bütün kıyı bölgesi, Mersin ve Adana bölgeleri Fransa’nın; Bağdat-Basra arasındaki Dicle ve Fırat bölgesi İngiltere’nin olacak, bu bölgelerin dışında kalan topraklarda bir Arap devleti veya Arap devletleri federasyonu kurulacak, ancak bu federasyonun Akka-Kerkük çizgisinin kuzey kısmı Fransız, güneyi ise İngiliz kontrolüne bırakılacaktı. İskenderun Limanı serbest liman, Filistin ise milletlerarası bölge olacaktı. Bu görüşmelerde Kürtlerin durumu konuşulmamıştı. Dolayısıyla Kürtler savaş sırasında Büyük Devletlere karşı özel bir bağlılık hissetmediler. Nitekim Osmanlı’nın 13.Ordu Kumandanı Halil (Kut) Paşa, İngilizlere karşı Şeyh Mahmut Berzenci’den yardım istemiş, karşılığında kendisini “Süleymaniye Sancağı’nın azlolunmaz emiri” olarak atamıştı. Şeyh Mahmut Berzenci de sözünü tutarak Osmanlı ordusunun çekilmesine yardım amacıyla İngilizlere karşı savaşmıştı.
‘Kürdistanlı Lawrence’ın çabaları
Savaşın son günlerinde Britanya Savaş Bakanlığı’nın Propaganda Dairesi’nde çalışan tarihçi Arnold J. Toynbee, Mondros Mütareke taslağına son biçimini vermek için Sykes-Picot Anlaşması’nın mimarlarından Sir Mark Sykes’a “eğer Mezopotamya’da İngiliz denetiminde bir Arap Devleti kurulacaksa, Rusya ile tampon olmak üzere bir de Kürt Devleti’nin de kurulması gerektiğini” hatırlattı. Sykes’ın fikri ise Kilikya’da Fransız yönetiminde bir Ermenistan’ın, Siirt’ten Karadeniz’e uzanan bölgede Kürt-Ermeni yapılanmasının, İran’ın Urumiye bölgesi ile Musul’u içine alan bölgede ise Kürdistan Devleti’nin kurulması yolundaydı. Ancak Britanya’nın Irak’taki Siyasi Komitesi Arnold T. Wilson, Kürtlerin aşiret düzeyinde yaşadıklarını, hem coğrafi hem de toplumsal olarak aşırı derece bölünmüş olduklarını, dolayısıyla kendi geleceklerini belirleme ve kendilerini yönetme yeteneğine sahip olmadığını söyleyerek ancak İngilizlerin liderliğinde küçük Kürt devletçiklerini mümkün görürken, Britanya’nın Kürt aşiretleri arasında istihbarat toplamakla görevlendirdiği Binbaşı Edward W.C. Noel ise Kürtlerin bağımsız devletlerini kuracak düzeyde olduklarına yürekten inanıyordu. Meslektaşlarının ‘Kürdistanlı Lawrence’ lakabını taktığı Binbaşı, eğer her şeye rağmen Kürtlere bağımsız bir devlet kurulamazsa, Kürtlerin düşman oldukları Araplara değil, geniş bir özerklikle Türklere bağlanmalarının daha hayırlı olduğunu düşünüyordu. Ancak bu planlara Britanya’nın baş müttefiki Fransa karşı çıktı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.