Bir süredir ‘Türk’, ‘Türklük’ ve ‘Türkiye’ gibi terimlerin tarihçesini anlatıyorum. Bu haftaki yazım bu sözcüklerin ‘milliyetçilik çağı’ öncesine ilişkin. Böylece, geç de olsa “Türkler Mu’dan mı, Ergenekon’dan mı?” (11 Mayıs 2008, Taraf) başlıklı yazımda verdiğim bir sözü, akademisyen tarihçi Salih Özbaran’ın “Osmanlı İmparatorluğu bir Rum imparatorluğu muydu?” diye özetlenebilecek ilginç tezinden bahsetme sözümü de yerine getirmiş olacağım.
Türk adını Allah mı verdi
11. yüzyılın son çeyreğinde yazılmış Divan-ü Lügati’t Türk adlı eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud, Türkler hakkındaki bir hadisten söz ederek şöyle der: “Allah’ın devlet güneşini Türk burcundan doğdurduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin dairelerini döndürmüş bulunduklarını gördüm. Allah onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin yularını onların eline verdi. Onlarla birlikte çalışanları, onlardan yana olanları aziz kıldı. Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin, ayak takımının şerrinden korudu. Oklarının isabetinden kurtulmak için aklı olana düşen vazife, bu adamların tuttuğu yolu tutmaktır. Derdini dinletmek ve Türklerin gönlünü almak onların diliyle konuşmaktan başka yol yoktur...”
Orta Asya’dan Rum ülkesine
“Ben Türklerin en açık konuşanlarından, en zekilerinden, mızrağı en keskin olanlarından biriyim” diyerek Türk olmaktan duyduğu gururu tekrarlayan Kaşgarlı Mahmud şöyle devam eder: “Türkler aslında 20 boydur. Bunların her bir boyun birçok oymakları vardır ki sayısını ancak Allah bilir. Ben bunlardan kök ve ana boyları saydım. Oymakları bıraktım. Yalnız herkesin bilmesi için gerekli olanı, Oğuz kollarını (...) yazdım. Bundan başka Rûm yakınından doğuya [Çin’e] doğru –müslim ve gayrımüslim- her boyun olduğu yeri de bildirdim” der ve Türk boylarını saymaya başlar.
Kaşgarlı Mahmud’un bu satırları yazdığı yıllarda, 24 boydan oluşan Oğuzların bir bölümü, Orta Asya steplerini geçerek Kaşgarlı’nın ‘Rûm’ dediği bölgeye doğru akın etmektedirler. Neresidir bu ‘Rûm’ ülkesi derseniz, tahmin edeceğiniz gibi, “Doğu Roma’nın varisi Bizans ülkesinin çekirdeğini oluşturan Anadolu’dur” derim.
Haçlı Seferleri’nin katkısı
Nitekim Türk boylarının gelmelerinden itibaren, Bizans belgelerinde Tourkoi (Türkler) ve Türkie (Türkiye): Papalık belgelerinde ise barbarorum Turci (barbar Türkler) gibi terimler boy gösterir. Kutsal Roma-Germen İmparatoru Frederich Barbarossa komutasındaki Birinci Haçlı Seferi’ne katılan bir papaz Antakya civarındaki savaşlardan sonra 11 Ekim 1098’de günlüğüne şöyle not düşer: “Her yerde Türkler.” Yüz yıl sonra, bu seferi anlatan Guillaume de Tyr, “Türklerin egemenlikleri altındaki Turquia’dan söz eder. 1228-29 yıllarında bir başka Haçlı şövalyesi, Bavyeralı şair Tannhäuser, Haçlı Seferi Şarkısı’nda [Kreuzfahrtlied] şöyle yazar: “Sert esiyor rüzgârlar/ Yüzüme karşı barbarlıktan/ Sert ve can yakıcı esiyorlar/ Türkiye [Türkei] tarafından...”
1260’larda Konstantinopolis’ten ve Anadolu’dan geçen Marko Polo, seyahatnamesinde şöyle der: “Türkmen ilinde üç çeşit insan yaşar. Biri Türkmenlerdir ki bunlar Muhammed’e taparlar, basit insanlardır ve kaba dilleri vardır. Dağlarda ve vadilerde yaşarlar ve hayvancılıkla geçinirler; çok kıymetli atları ve büyük katırları vardır. Öteki şehirlerde ve kalelerde yaşayıp ticaret ve sanatla uğraşan Ermeni ve Rumlardır...”
Gerçekten ‘Etrâk-ı bî-idrak’mı
Burada bir parantez açalım: Osmanlı’nın aslında Türk olmaktan hoşnut olmadığı, Türkleri aşağı gördüğünü ileri sürenler haklı mı? Buna cevap vermek kolay değil.
Örneğin, erken dönem Osmanlı tarihinin en önemli eseri olan Âşıkpaşazade’nin (ö. 1481) Tevarih-i Âli Osman adlı eserinde Türk terimi sık sık kullanılır. Âşıkpaşazade, Türklerin Anadolu’ya nasıl geldiklerini anlatırken “Yafes neslinden göçer Türki kendülere sened edindiler. Ol sebepten Arab’a galip oldular” der. Yeniçeriliğin kökenini anlatırken “Bunları Türk’e verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları dahi çeri edelim dedi. (...) Tamam ki Müsülman oldılar, Türk bunları nice yıllar kullandılar. Andan kapuya getirdiler. Akbörk geydürdiler. Adın ezelçeri iken yeniçeri kodılar” der. Dikkat edilirse, bu ifadeler de Türkleri ne yeren ne de öven bir yan vardır. Ancak, Sultan Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa’nın Trakya bölgesini nasıl bir adaletle yöneterek halkının gönlünü kazandığını anlatırken, halkın “Nolaydı kadim zamandan bunlar bize beg olalar idi... Ve çok köyler bu Türk kavmını gördiler. Müsülman oldılar” dediğini kaydetmesinde olduğu gibi övücü atıflar da yapar.
Türk beğinin oğlu
1480’de tamamlanan Vâkı’ât-ı Sultan Cem adlı eserde, babası Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra ağabeyi (II.) Bayezit’le girdiği taht kavgasından sonra Avrupa’ya sığınmak zorunda kalan Cem Sultan’dan “Türk beğinin oğlu” olarak söz edilir. Buradaki ‘Türk’ sözcüğünün coğrafi bir imleme olduğu anlaşılır ancak Cem’in kendinden ‘Türk’ olarak bahsetmesinden bakılırsa, Cem için, Türk olmak övünülecek bir şeydir.
Yine Cem Sultan’ın isteği üzerine Ebu’l hayr-ı Rûmi’nin derlediği Saltukname’de, bugün iddia edildiğinin tersine bir durum vardır. Çünkü Türk sözcüğü ‘Müslüman’ ve ‘Gazi’ yerine kullanılır. Örnek verelim: “Bir gün Kefe diyarında bir gazi vardı. Tatar idi. Adına Kara Davud dirlerdi. Seyyidden sonra çok gazalar ve erlikler eylemişdür (...) Geldük çün Kara Davud ol hinde yiğit idi. Seyyid’e hizmet iderdi. Bazılar Türk’ten idiler. Anın gazası ve velayeti Tatar’da meşhurdur.”
Din nedir bilmeyen Türkler
Bir başka 15. Yüzyıl yazarı Neşrî de, Türk sözcüğünü çeşitli bağlamlarda (İslamiyet öncesi ve sonrası için) kullanılır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.