“Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ ne yazık ki ilerlemiyor. Anadilde eğitim hakkı, yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi gibi talepler görmezden gelinirken, ‘terör örgütüyle ilişki kurmakla’ suçlanan bini aşkın seçilmiş Kürt yöneticisi ancak on ay sonra mahkemeye çıkarılıyor. Bir yandan PKK’nın sınır dışına çıkarılması için gizli görüşmeler yaparken bir yandan sınır ötesi operasyonlar için Meclis’ten yetki alınıyor. Bu ve benzeri tavırlar, seçilmiş yöneticilerimizin hâlâ Kürt Meselesi’nin özünü kavrayamadıklarını düşündürüyor. Aslında buna şaşmamak lazım çünkü bu topraklarda sadece sıradan insanlar değil, ülkenin elitleri de ‘resmî tarihin tornasından’ geçtiler. Bu hafta, resmi tarihin beyinlerimize çaktığı bir başka önyargının arka planına bakmaya çalışacağım.
Santa Barbara olayı
27 Ocak 1973 günü, Türkiye’den ABD’ye göç etmiş Gürgen Yanıkyan isimli yaşlı bir Ermeni halı tüccarı, Santa Barbara şehrindeki Baltimore Oteli’nde yemeğe davet ettiği Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir’i tabanca ile vurduğunda olay hem ABD’de hem Türkiye’de büyük yankı yapmıştı.
İddialara göre Yanıkyan cinayetten sonra otelin müdür ve garsonlarına “Ailemden 26 kişiyi Türkler ve Ruslar öldürdü onların intikamını aldım” demiş, suikasttan önce California Courier gazetesine gönderdiği 118 sayfalık mektubunda “sizler bu mektubu okuduğunuzda ben yeni bir savaş biçimi icat etmiş ve uygulamış olacağım. Önden gidiyorum, Ermeniler peşimden gelsin. Ermenileri uzun uykularından uyandırmanın ve Türklerle onların anlayacağı dille konuşmanın vakti geldi. Türk hükümeti ile hiçbir millet ilişki kurmamalı ve onların temsilcileri yok edilmeli, artık dönmek yok” diye yazmıştı.
Radikallere ilham verdi
Cinayet bireysel bir intikam olayıydı ama olayın ABD ve Avrupa gazetelerinde uzun uzun ele alınması Lübnan’daki radikal Ermenilere ilham verdi. Bunun için uygun zemin vardı. O yıllarda, dünyanın dört bir yanında sömürgeciliğin çözülmesiyle birlikte ulusal bağımsızlık savaşları boy vermişti. 1967’de İsrail’le Arap ülkeleri arasında yaşanan Altı Gün Savaşları dolayısıyla giderek gerginleşen siyasi ortamda, İsrail’in askerî müdahalelerde bulunduğu Lübnan’da yaşayan Ermeni gençleri, doğal olarak Filistinlilerle yakınlaştılar. Bilindiği gibi o tarihte FKÖ’ye bağlı El Fetih adlı silahlı birlikler, uçak kaçırmaktan, rehin almaya kadar pek çok ses getiren eyleme imza atıyorlar, bu eylemler Türkiye’de ve Avrupa’da sempati ile izleniyordu. Bu ve benzeri bağımsızlık hareketlerinin klasik yöntemlerle Türkiye’nin inatçı suskunluğunu bir türlü kıramayan Ermeni milliyetçileri için esinlendirici olduğunu tahmin etmek zor değil.
1970’li yılların tipik solcu jargonuyla “uluslararası emperyalizmin desteklediği Türk emperyalizmi”ne savaş ilan eden bu grupların ilk eylemi 22 Ekim 1975’te Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil’in öldürülmesiydi. Bunu iki gün sonra Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve şoförü Talip Yener’in öldürülmesi izledi. Ancak başlangıçta bu cinayetleri üstlenen herhangi bir örgüt olmadığı için, Kıbrıslı faşist Grivas’ın EOAK-B adlı örgütünden, uluslararası eylemci Çakal Ramirez Carlos’tan veya Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’ndan (THKO) şüphelenildi.
Haziran 1977’de Vatikan Büyükelçisi Taha Carım’ın MKE (Kırıkkale) yapımı 9 mm’lik bir silahla öldürülmesi veya 2 Haziran 1978’de Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in eşi, bacanağı ve makam şoförünün öldürülmesinden sonra Madrid Polisi’nin Türkiye’den olaylarla ilgili olduğundan şüphelendiği dört Türk vatandaşının kayıtlarını istemesi kafaları iyice karıştırmıştı ki, Ağustos 1979’da THY’nin Frankfurt Bürosu’nun bombalanmasını ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia = Ermenistan’ın Özgürlüğü için Gizli Ermeni Ordusu) üstlendi. ASALA’nın adı ikinci kez Ekim 1979’da Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler’in öldürülmesi olayında duyuldu.
Şemsiye örgüt: ASALA
Gerçi 1980’den itibaren, ‘3 Ekim’, ‘9 Haziran’, ‘Kara 24 Nisan’, ‘Avrupa 21. Komando Grubu’, ‘Antranik Paşa Komandoları’, ‘Yeni Ermeni Direnişi’(NAR), ‘İsviçre 15’, ‘Ermeni Soykırımına Karşı Adalet Komandoları’(JCAG), Ermeni Özgürlük Hareketi gibi değişik pek çok grup da cinayetlere imzasını koydu ama Türkiye’de eylemler genel olarak ASALA’ya atfedildi.
Yıllardır ASALA’yı kimin kurdurduğu sorulur. Bu sorunun altında, Ermeni iddialarının tarihsel kökenini inkâra yönelik kadim politika ile Ermenilerin kendi başlarına böyle etkili bir örgüt kuramayacakları şeklindeki küçümseyici önyargı yatar. 1915’ten beri davalarının peşini bırakmayan Ermeniler neden böyle bir örgüt kuramazlar sorusuna cevap yoktur, çünkü Ermenileri bu konuda yetersiz görenler, aynı zamanda Ermenilerin tarih boyunca sürekli çetecilik, komitacılık, gizli örgütçülük yaparak Osmanlı Devleti’ni sırtından hançerlediğine, hatta batmasına neden olduğuna inananlardır. Öte yandan, bu kesimlere göre Ermeniler 1920 sonrasında kurdukları Nemesis adlı örgüt aracılığıyla, 1915 soykırımından sorumlu Talat Paşa, Bahattin Şakir ve Cemal Azmi gibi İttihatçı liderleri öldürmüşlerdir. İşin ironik yanı, Osmanlı Devleti’nin acımasız kararı sonucu hayatını kaybeden yüz binlerce Ermeni için en ufak bir pişmanlık veya üzüntü duymayanlar, Ermeni intikamcıların öldürdüğü bu birkaç kişiyi yıllarca Ermenilerin kana susamışlığının kanıtı olarak sunmakta beis görmemişlerdir.
Soğuk Savaş politikaları
ASALA’nın aynen PKK gibi, Türk devletinin 90 yıllık katı yok sayma/inkâr politikalarıyla ilişkisi olduğu açık. Ancak her iki örgüt de dünyadaki politik iklimden kopuk değerlendirilmemeli. Nitekim Sayın Hasan Köni’nin dikkatimi çektiği bir kaynakta, Ermeni araştırmacı Gaidz F. Minassian, Guerre et Terrorisme Arméniens (‘Savaş ve Ermeni Terörü’, politique d'aujourd'hui, 2002) adlı kitabında ASALA’nın kuruluşunu Soğuk Savaş politikalarıyla ilişkilendiriyor.
Minassian’a göre 1956 yılında Süveyş Kanalı Krizi ve bunu izleyen İsrail-Mısır Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’ya yerleşmeye başlayan SSCB, ABD’nin yanında yer alan Türkiye’yi sıkıştırmak için, 1957 yılında İran’da ve Irak’taki Taşnak liderleriyle ilişkiye geçmişti. 1962’de yaşanan Küba Füze Krizi, 1964 Kıbrıs Olayları, 1965’te Türkiye’nin NATO’nun çok taraflı gücüne katılmaktan kaçınması ile bölgede siyasi tansiyonun yükseldiği dönemde, Ermeni tarafının manevra alanı bulduğu sanılıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.