Türkiye’de en çok Şarkiyatçılık adlı kitabı ile tanınan Filistin kökenli ABD’li edebiyat profesörü Edward Said, 2000 yılının yazında, ailesiyle ziyarete gittiği Güney Lübnan’la İsrail arasındaki Babel Fatma sınır kapısında, oğlu ve çevredeki gençlerle şöyle bir iddiaya girmişti: Taşı en uzağa kim atabilir? Said’in yapmak istediği, Filistinli çocukların ve gençlerin 1987’de başlayan Birinci İntifada’da yaptıkları ‘taş atma’ eylemini tekrarlamaktı. Gençler de, Said de taşlarını atabildikleri kadar uzağa fırlattılar. Gerisini Said’den dinleyelim: “Bu taşla yirmi iki yıllık işgalden sonra topraklarımızdan çekilen bir orduya ‘yürrüüü, bir daha da sakın buralarda görünme’ dedik. Sağlıklı bir anarşi, zafer sarhoşluğu var. Ben ve Babel Fatma’daki diğer insanlar, hayatımızda ilk kez kazandık...”
O gün kimse Said’e dava falan açmadı ama Said’in İsrail sınırının ötesine taş atarken çekilmiş fotoğrafları yayımlandığında Amerika’daki Yahudi lobisi ayağa kalktı. Said ‘teröre sempati göstermekle’ suçlandı. Entelektüelliği sorgulandı ve Columbia Üniversitesi’ndeki görevinden alınması istendi. Rektör Jonathan R. Cole Said’i görevden almadığı için yapılan eleştirilere ve suçlamalara öğrenci gazetesinde yanıt verdi:” Eğer Said’in özgürce yazma ve konuşmasını güvence altında tutmayı reddedeceksek, bir sonraki bastırılanın kim olacağını da, kimin fikirlerini çekinmeden ifade edeceğini belirleyen engizisyon üyesinin kim olacağını da şimdiden düşünmeye başlamamız yerinde olmaz mı?” (Akademik özgürlükler konusunda bir ders niteliği taşıyan açıklamanın tamamı için bkz. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=164966)
Binlerce TMK mağduru çocuk O günden beri Türkiye’de Edward Said’in saygınlığı bir kat daha arttı. Özellikle muhafazakar kesimlerde Said bir rol modeli oldu. Ama Kürt çocukları, gençleri Filistinli çocukları ve Said’i taklit ettiğinde aynı çevrelerin sempatisi kazanamadılar. Son olarak Batman’da yasa dışı gösteriye katıldığı ve polise taş attığı gerekçesiyle 3 aydan beri tutuklu bulunan B.S. adlı 15 yaşındaki genç bir kız, yargılandığı ilk duruşmada 7 yıla mahkûm edildi. Doğrusu yargının hızı göz kamaştırıcıydı. Hele adalet kılıcının keskinliğine diyecek yoktu! Öyle ya, B.S. eğer alkollü araç kullanırken birini öldürseydi daha az ceza alacaktı!
B.S. medyanın yanlış bir şekilde ‘taş atan çocuklar’ olarak adlandırdığı
Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağdurlarından sadece biri. Bu adlandırma yanlış çünkü bu çocukların bazıları taş bile atmadı. Kimi sadece olay yerinde olduğu için, kimi oradan geçtiği için, kimi terli olduğu için, kiminin yüzü veya eli kızarmış olduğu için, kimi ailesinden başkaları PKK ile ilişkili diye suçlandılar. Diyelim ki, gerçekten taş attılar, Eldiven, Yakamoz, Ayışığı, Sarıkız, Kafes, Balyoz gibi korkunç darbe planlarını yapanlar mı teröristtir yoksa emniyet güçlerine taş atan çocuklar mı?
Durumun garabetinin farkında olan Hükümet, Çocuklar için Adalet Çağırıcıları Grubu’nun (ki ben en işe yaramaz, en eylemsiz üyeleriyim) çabaları sonucu TMK’nın evrensel çocuk haklarına açıkça aykırı maddelerini düzenlemek üzere bazı adımlar atmıştı ama muhalefetin ‘bu vesileyle Öcalan’a örtülü af mı çıkarılıyor?” şeklindeki baskısına boyun eğerek tasarıyı rafa kaldırdı. Mahkemeler de bu fırsattan istifade, acımasız cezaları verip duruyorlar. Cezaevleri her geçen gün topluma, devlete, adalete yabancılaşan, hatta düşmanlaşan çocuklarla doluyor. Sağduyunun hakim olmasını beklerken ‘terör’ kavramı üzerinde biraz kafa yoralım, ne dersiniz?
Devrimcilerin Terör Rejimi ‘Terör’ sözcüğü Fransızcadan geliyor. Osmanlıcaya ‘tedhiş’ olarak geçmiş. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra, iktidarı kaybeden soyluların, kilisenin ve Britanya’nın yardımıyla iktidarı yeniden ele geçirmeye teşebbüs etmesi üzerine iktidardaki Jakobenler, 5 Eylül 1793’ten 1794 Temmuzuna kadarki on ay, karşı devrimci olarak gördükleri ve iç düşman diye etiketledikleri halk yığınlarını giyotine yollamışlardı. Bu kanlı dönem tarihe ‘Terör Rejimi’ (Regime de le terreur) olarak geçmişti. Nitekim o yıllarda Fransız devrimcileri kendilerini gururla ‘terörist’ olarak adlandırmışlardı. Bu gelenek uyarınca, 1880’lerde Çarlık rejimine karşı intihar saldırıları gerçekleştiren Rus nihilistleri de ‘terörist’ olmaktan gurur duymuşlardı. 20. yüzyılın başlarından itibaren, ‘terör’ azınlık grupları tarafından milliyetçi davalar için kullanılmaya başladığında, sözcük giderek kara listeye alındı. Öyle ki bugün, terörist dendiğinde kimsenin aklına iyi bir şey gelmiyor. Hatta bir kişiye, bir örgüte ‘terörist’ damgasını vurdunuz mu, o kişinin veya örgütün hiçbir talebinin, sözünün meşruiyeti kalmıyor. Bunun bilincinde olan kesimler de, kendilerine ‘özgürlük savaşçısı’, ‘şehir gerillası’, ‘Allah’ın askeri’, ‘direnişçi’ gibi adlar takıyorlar.
Gerçeğin değişik yüzleri Örneğin 1940’lardan itibaren Hagannah Yahudiler için ‘güvenlik örgütü’, Araplar için terör örgütüydü. 1950’lerden itibaren EOKA Kıbrıslı Rumlar için anti-kolonyalist örgüt, Kıbrıslı Türkler için tedhiş (=terör) örgütüydü. Aynı şekilde TMT Kıbrıslı Türkler için öz savunma örgütü, Kıbrıslı Rumlar için tedhiş örgütü idi. 1979’da Tahran’daki ABD elçiliğini basıp içerdekileri 444 gün boyunca rehin alan gençler, İranlılar için kahraman, ABD’liler için teröristti. 1970’ler ve 1980’lerde Batı dünyası için ‘bir numaralı terörist’ olan ‘Çakal Carlos’ lakaplı İlich Ramirez Sanchez 1994’de kendini ‘devrimci’ olarak tanımlamıştı. Bugün Güney Afrika Cumhuriyeti’nin devlet başkanı olan Nelson Mandela, Beyaz ırkçı rejimin gözünde terörist idi, Nitekim hayatının 27 yılını hapiste geçirdi. ‘Terörist’ IRA’nın liderlerinden Martin McGuiness 1998’de İngiltere ile İRA arasında barış sağlandıktan sonra Kuzey İrlanda’nın Eğitim Bakanı oldu. Bugün Filistinli intihar bombacıları veya HAMAS militanları İsrail ve ABD için terörist, Araplar için ‘özgürlük savaşçısı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.