
Başbakan Tayyip Erdoğan “Çılgın Proje”sini açıklarken Marmaray kazıları sırasında ortaya çıkan buluntuları “çanak-çömlek” diye küçümsemişti. O gün yazdığım yazıyı araya başka konular girdiği için ancak bu hafta yayımlayabiliyorum. Siyaset dışındaki konuların çok makbul olmadığını biliyorum ama içinde yaşadığımız coğrafya ve kültürün ne kadar özel olduğu hakkında düşünmenin hepimize iyi geleceğini umuyorum.
Fikirtepe Kültürü
Günümüzden 16-12 bin yıl önce yaşanan buzul dönemlerinde Marmara ve Karadeniz’in birer göl, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının ise birer vadi olduğu ortaya çıkarıldı. Yaklaşık 10 bin yıl öncelerinde başlayan su seviyesindeki yükselme tam beş bin yıl sürmüş ve MÖ 5000’li yıllarda Marmara ve Karadeniz birer iç deniz haline dönüşmüş. Kadıköy-Fikirtepe’de MÖ 5500 yıllarına ait neolitik yerleşim alanlarında yapılan kazılarda tatlı ve acı sularda yaşayan balıkların birarada bulunması bu değişimin kanıtları sayılıyor. 1907 yılında Bağdat Demiryolu’nun yapımında çalışan bir mühendis tarafından bulunan “Fikirtepe Kültürü”ne ait parçalar bugün Stockholm Müzesi’nde. Ancak Boğaz’ın her iki yakasındaki insan yerleşimlerinin Holosen Çağı’nın başlarına (11 bin yıl öncesine) gittiği sanılıyor. Küçükçekmece Gölü’nün 1,5 km. kuzeyindeki Yarımburgaz Mağarası’nda ise MÖ 7300 ile 5000 yılları arasına tarihlenen beş kültür katmanı keşfedilmiş durumda. Marmara kıyı şeridindeki (Tuzla, Pendik-Kaynarca, Erenköy, Moda vb.) yüzey araştırmaları ise MÖ 3 binli yıllarda yani Tunç Çağı’nda buralarda yoğun yerleşim olduğunu düşündürüyor.
At Meydanı’ndaki izler
1927-1928 yıllarında “Tarihî Yarımada” dediğimiz bölgede, At Meydanı’ndaki Hipodrom’da İngiliz arkeolog S. Casson (ö. 1944) tarafından yapılan kazılarda İlk Tunç Çağı’na (MÖ 3000-2000 yılları arası) tarihlenen kap parçaları bulunmuş ancak, Casson’un raporunda bunlara yer verilmediğinden buluntular unutulmuştu. 1942’de Alman arkeolog A. M. Schneider (ö. 1952) tarafından Sultanahmet’te yapılan kazılarda bulunan bir taş topuz burada prehistorik bir yerleşimin olduğunu göstermişti. 1973 yılında Arkeoloji Binaları ek binasının temel kazısından da Geç Tunç Çağı’na ait (MÖ 1750-1250 yılları arası) bazı kap parçaları çıkmıştı. 1945-1950 yılları arasında dönemin Ayasofya Müzesi Müdürü Muzaffer Ramazanoğlu tarafından Aya İrini Kilisesi’nin güneyinde yapılan sondaj çalışmaları sırasında çok sayıda Demir Çağı (MÖ 1200-400) keramiği bulunduğu ileri sürülmüştü. MÖ 13. yüzyıl sonlarında Frigler ile diğer Trak kavimleri Balkanlar üzerinden Anadolu’ya göçerken bu bölgeleri de işgal etmiş olmalılar. MÖ 2 bin yıllarından itibaren bölgedeki yerleşimin kuzeye yani Sarayburnu’na doğru yayıldığı tahmin ediliyor.
“Körler Ülkesi” Kadıköy
MÖ 7. yüzyılda başlayan kolonizasyon hareketi sırasında, muhtemelen bu yerleşimin etrafı bir surla çevrili olduğu için, Megaralı Dorlar buradaki Trak kentini ele geçiremedikleri için karşı yakaya, Khalkedon’a (Kadıköy’e) yerleşmişlerdi. “Tarihin Babası” diye anılan Herodotos’a (ö. MÖ 425) atfedilen bir rivayete göre, “Eğer Khalkedonluların gözleri kör olmasaydı, ellerinin altında bu kadar güzel yer dururken gidip o kadar güzel olmayan bir yer seçmezlerdi”.
Historia dahil, en eski yazılı kaynaklarda İstanbul’un ismi Byzantion olarak geçer. İsimdeki “ion” eki, eski Friglere ait bir takıdır ve Anadolu’daki pek çok eski yerleşim yerinin adında karşımıza çıkar. Kurucusunun Byzas adlı bir Megaralı veya Trak olduğunu bildiğimiz antik Bizantion’a ilişkin arkeolojik veriler yok sayılabilecek kadar az. Topkapı Sarayı avlusunda yapılan kazılarda elde edilen birkaç “ön Korinth” dönemi (MÖ 7. yüzyıl) kap parçası bu döneme ait nadir buluntudan biri. Bizantion hakkında bildiklerimiz, antik dönemin ve daha sonraki dönemlerin yazarlarının yazdıklarından derlenmiş. Bunlar arasında Bizantionlu Dionisios’un MÖ 2. veya 3. yüzyılda yazdığı sanılan Anaplus Boshori (Boğaziçi’nde Yolculuk) adlı eseri, Dion Cassius’un MS 218-219 yıllarına tarihlenen Historia’sı ve Herodotos’un Historia’sının ilgili bölümleri ile Cassius’un eserini tamamlayan MS 6. yüzyıl yazarı Miletoslu Heskius’un yazdıkları çok değerli.
Surlar, liman ve binalar
Bizantion’un kurulduğu MÖ 660 yılında, şimdiki Sirkeci, Eminönü meydanları ile Haliç’in batı ucunun bulunduğu alanın şimdikinden beş metre daha alçak olduğu tahmin ediliyor. Başlangıçta denizin günümüzdeki Gülhane, Babıâli Caddesi başlangıcı, Mısır Çarşısı girişine kadar geldiği ve kentin oturduğu yerin kuzeybatısında da bir limanın olduğu sanılır. Kentin surları kuzeybatıda liman sınırlarını, doğudaki Marmara kıyısında, bugünkü sur çizgisini; Ahırkapı’dan öteye ise karaya kıvrılarak bugünkü Topkapı Sarayı surlarını, bir olasılığa göre ise daha batıdan geçen bir sur çizgisini izleyerek Sirkeci’ye uzanıyordu.
Büyük İskender’in hediyeleri
O yıllarda nüfusu tam bilinmeyen şehrin çekirdeğini bugünkü Sirkeci Garı’nın olduğu yerdeki Strategion oluşturuyordu. Adı “kumandanın yeri” demek olan Strategion’da bir söylenceye göre Makedonya Kralı Büyük İskender (hd MÖ 336-323) tarafından hediye edildiğine inanılan üçayaklı bir kaide vardı. Yine aynı söylenceye göre İskender Pers Seferi’ne giderken Çanakkale Boğazı’ndan değil, İstanbul Boğazı’ndan geçmiş ve ordugâhını Strategion’da kurmuştu.
Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu alanda olduğu sanılan Akropolis’te (iç kale) ise aynen bugün olduğu gibi bir kral sarayı ile Zeus, Rhea, Demeter, Kore, Athena, Apollo, Poseidon, Afrodites, Artemis, Hekate, Akhilleus gibi önemli Yunan tanrılarına adanmış sunaklar vardı. Ayrıca Mısır’la yürütülen sıkı ilişkilerin şerefine dikilmiş İsis ve Sarapis tapınakları da buradaydı. Akropolis’in kuzey eteklerinde Stadion (stadyum) ve Kinegion (küçük tiyatro) gibi resmî yapılar vardı. Bugün Yerebatan Sarnıcı’nın bulunduğu yerde olduğu tahmin edilen Tetrastoon (dörtgen yer) denen pazar yerinin galerilerle çevrili olduğu, ortasında Güneş tanrısı Helios’un tunç heykelinin durduğu rivayet olunur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.